BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ya şehr-i Ramazan

Ya şehr-i Ramazan

Bağdat çarşısı... Bakırcılar, kalaycılar, fırıncılar... Balıkçılar, baharatçılar, hurmacılar... Koyunlar, katırlar, kervanlar... İpekli kumaşlar, kıymetli taşlar, aksakallı tüccarlar... Her meşrep ve her meslekten bin çeşit insan. Deyinki arı kovanı, sesler, renkler, kokular...



Ehl-i sünnetin reisi, imamların imamı: Ýmam-ı âzam Bağdat çarşısı... Bakırcılar, kalaycılar, fırıncılar... Balıkçılar, baharatçılar, hurmacılar... Koyunlar, katırlar, kervanlar... İpekli kumaşlar, kıymetli taşlar, aksakallı tüccarlar... Her meşrep ve her meslekten bin çeşit insan. Deyinki arı kovanı, sesler, renkler, kokular... İşte pazarın en cıvcıvlı anında kendini bilmezin biri geliyor İmam-ı âzam hazretlerinin yakasını tutuyor. Hem ağıza alınmayacak şeyler söylüyor, hem de hırpalıyor. Çarşı bir anda duruluyor, ortalıkta buz gibi bir hava esiyor. Olacak şey değil. Yüce velinin sevenleri donup kalıyorlar. Neden sonra içlerinden biri kıpırdıyor “Bakın hele şu edepsize “ deyiverince kalabalık dalgalanıyor. Adam telâşla kaçmaya başlıyor ama önde İmam arkada talebeleri peşine takılıyorlar. Düşünün Bağdat çarşısında yüce velinin kovaladığı bir adam... Ardında kasaplar, çobanlar, arabacılar... Değnekler, satırlar, baltalar... Söyleyin kaçağın ne kadar şansı var? Adam önceleri arayı açıyor ama çıkmaz bir sokağa girince duruyor ve ellerini kaldırıp teslim oluyor. Nefesi ciğerine sığmıyor, gözlerine dolu dolu bir korku oturuyor. Titrek bir sesle “Aman efendim” diyor, “ben ettim siz etmeyin.” İmam-ı âzam hiddetli görünmüyor. Yumuşak bir sesle “Sana kimsenin bir şey edeceği yok evladım” diyor, “yalnız şunu bil ki hakkımı helal ettim.” -Peki beni bunun için mi kovaladınız? -Evet. -İyi ama niye? -Bu basit bir hesap, mahşere kalmasın. -Anlıyamadım? Mübarek acı acı gülüyor. “Bak yavrum” diyor, “o meydanın dehşetini bilseydin, davacı olarak bile çıkmak istemezdin.” İmam yoluna, kalabalık işine dönüyor. Adam bir başına kala kalıyor. * * * Yine Bağdat. Mahalle arasında dar bir sokak. Güneş tam tepede ve köpekler bile uyuklayacak gölge arıyor. Ortalık bomboş. Sadece komşusu ile çene çalan yaşlı kadının sesi duyuluyor. Hani lâf olsun torba dolsun derler ya ninem havadan sudan konuşuyor. Konu kıtlığı mı çekiyor bilinmez İmam-ı âzam Hazretlerini görür görmez mevzuyu değiştiriyor. “Bu adam var ya” diyor, “her gece yüz rekat namaz kılar.” -Yaaa? -Tabi yaa! İmam-ı âzam Hazretleri abid ama yüz rekat namaz kılmak gibi bir adeti yok. Mübarek “madem ümmet-i Muhammed beni öyle tanıyor, lâyık olmalıyım” diyor ve o günden itibaren her gece 100 rekat namaz kılmaya başlıyor. Olacak bu ya bir gün yine aynı sokağa yolu düşüyor. Sözkonusu kadın yine işbaşında. Akranlarıyla merdivene oturmuş gelene geçene meziyet bahşediyor, paye yakıştırıyor. Tam İmam-ı âzam Hazretleri geçerken yanındakine dönüyor ve diyor ki “Bu adam var ya bu adam, her gece 500 rekat namaz kılar.” İmam-ı âzam Hazretleri “boşboğazlının teki “ demiyor, kadını ciddiye alıyor. O günden itibaren gece namazlarını 500 rekata çıkarıyor. Ama artık o sokaktan geçmemeye dikkat ediyor. Aradan üç gün mü geçiyor beş gün mü bilemiyoruz aynı kadın İmam-ı âzam’ın tezgahının önünde beliriyor. Yanında yine bir meraklı. İmam “eyvah birşey söylemese bari” derken kadın yapıştırıyor. “Bu adam var ya bu adam, her gece bin rekat namaz kılar, üstelik sabahlara kadar uyumaz!” Belki inanmayacaksınız ama yüce veli o geceden itibaren nafile namazlarını bin rekata çıkarıyor ve yıllarca yatsı namazının abdesti ile sabah namazına duruyor. * * * Bir gün İmam-ı âzam Hazretleri abdest aldıktan sonra ibriğin lülesinin kıbleye doğru çevrilmesinin “iyi olacağını” öğreniyor. Bu farz değil, vacip değil. Belki bir edep. Ama büyük veli sırf bu yüzden 40 yıllık namazını kaza ediyor. Bir ara Bağdat civarlarında üç beş koyun çalınıyor. Bu koyunların bir şekilde İmam-ı âzam Hazretleri’nin tabağına gelme ihtimali var mı? Var! Bu yüzden tam 20 yıl koyun eti yemiyor. Bir gün ortağı kusurlu bir malı iyilerle aynı fiyata satıyor. Para bütün sermayeye karışıyor. İmam-ı âzam Hazretleri bundan gelen 90 bin akçeyi fukaraya dağıtıyor. Yine aynı ortağın Basra pazarında müşterilere “Hay maşaallah be kumaşa bak” dediğini duyuyor. O seferden ele geçen paraların tamamını hayra harcıyor. İmam-ı âzam Hazretleri zengin ama para harcamasını biliyor. Meselâ amele pazarındaki gençleri dergâha getiriyor. Yevmiyelerini kuruşu kuruşuna verip “oturun, mesainizi bitene kadar ders dinleyin” diyor. Şaşılacak şeydir ama bunların ekseri ilmin tadını alıyor ve gönüllü olarak tedrisata katılıyorlar. Din gayretinin bu kadarı insanüstü insanların işi. Belki de hakiki insan onlar. Kimbilir? Peki Ehl-i sünnet’in reisi nerede doğar nerede yaşar? Kimlerin yanında yetişir, kimleri yetiştirir? Anlatalım ama yarına... Sen o kimsesin ki... İmam-ı azam Hazretleri bir gece rüyasında kendini Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) kabrinde görür. Uyanınca rüyasını tabir etmesi için tabiinin büyüklerinden İbn-i Sirin hazretlerine gider. Rüyasını anlatır. İbn-i Sirin “Bu rüyanın sahibi sen olamazsın” der, “bunun sahibi Ebû Hanife olsa gerek.” -Ebû Hanife mi? Ama o benim. -İki küreğinin arasında bir ben var mı? -Var. -Göster bakayım. -İşte. -Sen o kimsesin ki, Server-i Kainat senin hakkında Ümmetimden iki omuzu arasında ben olan biri gelir. Allahü teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir” buyurdular. Neriman Nineden Komşu komşunun külbastısına muhtaç Eğer bana “Eskinin neyini özlüyorsunuz?” derseniz düşünmeden cevap verebilirim: “Komşuluklarını” O devir İstanbul’unda böyle apartmanlar nerdeee? Üsküdar meydanında birkaç konak, bir kaç dükkan sonra... Sonra taa Karacaahmet’e kadar bostan. Cami kenarlarında kararmış ahşaplar... Balat’ta Rum evleri, Yavuzselim’de iki katlı (içten merdivenli) taş binalar. “Yani?” diyeceksiniz. Yani, birinin mutfağında pişenden diğerinin haberi olması mümkün değildi ama buna rağmen tencereler, tabaklar gider gelirdi. Helva kavuran iki bardak irmik de komşuları için atar, börekler (mahalleye yetsin diye) koca sinilere döşenirdi. Aşure tencereleri kallavi ve babayaniydi. Ocağa vuruldu mu herkese hisse düşmeliydi. Azıcık rahatsızlansanız kırk kapıdan çorba gelirdi. Aslında şimdi daha içiçe yaşıyoruz. Apartmanların merdiven boşluğu yemek listesi gibi. Bırakın balık kızartanı, mangal yapanı, patates haşlasanız kokusu geliyor. Eğer bu ninenize sorarsanız samimi görüştüğünüz biriyle (ki bu çoğu defa karşı komşu olur) paslaşın. Hatta pişireceklerinizi söyleyin. Siz nohut veya kurufasulye ıslatırken, o pirinç ayıklamaya başlasın. Tatlıyı bir gün siz pişirin, bir gün ona havale edin. Hem bereketin arttığını, hemde sofranızın zenginleştiğini göreceksiniz. Üstelik mahalli lezzetlerle tanışacaksınız. Hele komşunuz Urfalı ya da Antepli’yse yaşadınız demektir. Günün Sözü Kıyamet günü nereye gitmek istiyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapınız. * Ömer bin Abdülazîz (Radıyallahü anh)
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT