BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ya şehr-i Ramazan

Ya şehr-i Ramazan

Karışık bir dönemdir. Herkes bir şeyler söyler. Millet doğru ile yanlışı ayıracak ve taşları yerine oturtacak bir büyük bekler ki bir büyük imam gelse gerektir.



Efendimiz’in müjdelediği âlim: Ummetin ışığı Numan bin Sabit, Faris oğullarındandır. Dedesi ve babası sırf ilim aşkıyla Kûfe’ye gelip yerleşirler ve Hazret-i Ali’nin sohbetlerinden hisse derlerler. Numan, küçük yaşta Kuran-ı kerimi ezberler ve yaşayan sahabelerden özellikle Enes bin Malik’ten (radıyallahü anh) çok istifade eder. Sarf, nahiv ve edebiyat okur, iyi bir eğitimden geçer. O devirde bu coğrafya çok karışıktır, şiiler, hariciler, mutezililer ve dehriler güçlüdürler. Şehirde münazalar sürer gider. Genç Numan, o sıralar ticaret yapar, akşama kadar alır, satar. Evet fırsat buldukça ilim meclislerine de katılır ama düzenli bir tedrisin yeri başkadır. Bir gün çarşıda birkaç bozuk itikatlı bir garibi sıkıştırır. Ebû Hanife münazaraya katılır. Sapıkların sorularına sadece soru ile karşılık verir ki en inatçıları bile tutulur, hayatının muhasebesini yapmak zorunda kalır. Hadiseye şahit olan Şa’bî Hazretleri Numan’ın berrak zekâsına, kavrayış gücüne ve ikna kaâbiliyetine hayran olur. Böylesi biri mutlaka güçlü âlimlerden ders almış olmalıdır. Meclis dağıldığında önüne geçer ve sorar: “Mahsuru yoksa nereye devam ettiğinizi öğrenebilir miyim?” -Çarşıya pazara. -Onu demek istemedim, yani kimin talebesisin? -Kimsenin? -Ne yani, sen bir âlimin tedrisine devam etmiyor musun? -Etmiyorum. Büyük veli elini Ebû Hanife’nin omuzuna koyar, gözlerini gözlerine diker “Aman oğlum” der, “ Sende çok az kimseye nasip olan hususiyetler var. Gel bu ihtiyarı dinle, kendine yazık etme.” Bu sözler Numan’a çok tesir eder. İşini gücünü bırakıp Şabi Hazretleri’nin önüne oturur. Kısa bir süre sonra parmakla gösterilen bir kelâm âlimi olur. İlmin tadını alınca dahasını ister ve Hammad Hazretleri’nin dergâhına gider. Burada fıkh tahsiline başlar. Hocasına öyle derin bir muhabbet besler ki onun her söylediğini, ama her söylediğini ezberler. Batılın sustuğu gün İşte o günlerde Bizanstan gelen bir dehri (inkârcı) Basra’yı karıştırır. Karşısına çıkan âlimleri küçük düşürür ve alay eder. Bu adam korkunç denecek kadar zekidir ve münazaraya dair bin türlü hile bilir. Halkın nabzını iyi tutar ve adam toplamakta mahirdir. Edipler kadar düzgün konuşur ve sultanlar kadar güzel giyinir. Hasılı büyük bir fitne kopmak üzeredir. Vebal öyle büyüktür ki hatırı sayılır âlimler bile karşısına çıkmaktan çekinir. Ama Hammad Hazretleri genç Numan’a güvenir. Dehri’nin etrafındaki kalabalık gitgide artar ve bir zaman sonra meydanlara sığmaz olurlar. İşte o gün yine kürsüsüne çıkar ve uzun süre kin ve zehir kusar. Sonra her zaman yaptığı gibi yapar, kürsüye vura vura meydan okur. “Hani nerede?” der, “o meşhur âlimleriniz nerede? Kendilerine güveniyorlarsa karşıma çıksınlar!” Ebû Hanife elini kaldırır. Ancak dehri gencecik bir çocukla muhatap olmak istemez, yüzünü buruşturup hakaretler yağdırır. Numan bin Sabit onu onun silahı ile vurur. “Ne o” der, “Yoksa korkuyor musun?” İşte dehri bu söze tahammül edemez ve münâzara kaçınılmaz olur. Dehri ilk sorusunu sorar: -Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü? -Sayıları bilir misin? -Bilirim. -Birden önce ne vardır? -Bir şey yoktur. -Mecâzi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hâkiki bir olanın önünde ne olabilir? -Peki hâkiki bir olanın yönü ne tarafadır? -Mumun ışığı ne tarafadır? -Her tarafadır. -Mecâzi nurun ışığı böyle olursa daimi ve ebedi nuru sen düşün. -Her var olanın bir yeri vardır. Peki onun ki neresidir? -Bu sütte yağ var mıdır? -Vardır. -Yeri neresidir? - Peki O, şu anda ne yapmaktadır? -Sen bütün soruları kürsüden sordun. Şimdi aşağı in cevabı oradan vereceğim. -Pekâlâ, geç bakalım. İmam-ı âzam kibirli inkârcının kürsüsüne kurulur. Sesine davudi bir ton oturtarak der ki: “Allahü teâlâ şu anda, senin gibi bir müşebbihi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çıkarıyor!” Ardından Rahman suresinin 28’inci ayetini okur ki kalabalık hepbir ağızdan tevbe istiğfara başlar. Soru sorma sırası ona geldiğinde dehri çoktan tasını tarağını toplamış meydandan kaçmıştır. SÖNMEYEN KANDİLLER O iki yıl olmasaydı Son asrın âlimlerinden Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyorlar ki: İmam-ı Azam, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed de Abdülkadir Geylani gibi büyük birer veli idiler. Fakat âlimler kendi zamanlarında neyi bildirmek icap ederse onu bildirirler. İmam-ı Azam zamanında fıkh bilgileri unutuluyordu. Bunun için fıkh üzerinde çok durdu. Tasavvuf üzerine pek konuşmadı. Halbuki nübüvvet ve vilayet yollarının toplandığı Cafer-i Sadık Hazretleri’nin huzurunda öyle bir feyz, nur ve vâridât-ı ilahiyyeye kavuştu ki bu büyük istifadesini “O iki sene olmasaydı Nûman helâk olurdu” diye anlatırdı. O, Silsile-i zehebin manevi liderlerinden Cafer-i Sadık’ın sohbetleriyle vilayetin en son makamına çıkmıştı. Günün Sözü “İman Süreyya yıldızına çıksa Farisoğullarından biri alır getirir.” (Hadis-i şerif)
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT