BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > F Tipi gece (1)

F Tipi gece (1)

Tarih: 30 Kasım 2000. Günlerden Perşembe... Gecenin karanlığı şehrin üzerine çoktan çökmüş. Hem de zifiri bir karanlık! İftarı ailemle yapmış, kendimi yarı aç, yarı tok hissediyorum.



Tarih: 30 Kasım 2000. Günlerden Perşembe... Gecenin karanlığı şehrin üzerine çoktan çökmüş. Hem de zifiri bir karanlık! İftarı ailemle yapmış, kendimi yarı aç, yarı tok hissediyorum. Nedense bu yıl iftarda eskisi gibi yiyemiyorum. Bunun belli bir sebebi yok. Belki çevremdeki insanların bu yıl Ramazanı daha bir görmezden gelişine kırgınım belki de Ramazan falan dinlemeden televizyona çıkıp birbirine giren din adamlarının kaba üslupları artık canıma tak dedi. Dedim ya, bilmiyorum. Bir taksinin içindeyim. Trafik çoktan azalmış. Sahil yolunda ilerliyoruz. Şoför, konuşkan bir adam. Bana yıllar önce Almanya’da tanıdığı ve tanıdığı günden itibaren ancak romanlara yakışacak maceraları paylaştığı eski bir arkadaşının öyküsünü anlatıyor. Hikayeye göre, çok mülayim bir adam olan arkadaşının tek kötü alışkanlığı esrar kullanmak. Gel zaman git zaman adam polise yakalanıyor ve hapis cezasına çarptırılıyor. Suçu sadece kullanıcı olmak değil. Aynı zamanda satıcı olarak da çalıştığı tespit edilmiş. Cezası, eğer bizim şoför yanlış hatırlamıyorsa, beş yıl ağır hapis! Üç yıl yattıktan sonra allem ediyor, kallem ediyor, cezanın geri kalanını Türkiye’de tamamlamak için yetkilileri ikna ediyor. Yalnız Almanların bir şartı var. Bir daha Almanya sınırlarından içeriye burnunu bile uzatmamasını istiyorlar. Kabul ediyor. Çünkü ona göre değil iki yıl daha orada kalmak, iki güne bile tahammülü yok. Oradaki hapishaneler buradakilere benzemiyor! Soğuk ve pis hücreler onlar. Tek başlarına sadece ortada dolaşan sıçanları görerek yaşıyorlar. Soğuktan ve bakımsızlıktan ciğerleri tükenmiş. Devamlı damlayıp duran musluk onu adeta delirtmiş. Hayır, orada kalmaktansa ölmeyi tercih edecek hale gelmiş adam. Ne isteseler yapacak! Hikayenin geri kalanı farklı renkler taşıyor. Beni ilgilendiren tarafı Alman cezaevleri kısmı. Alman polisinin çok sert olduğu bilinir zaten. Ne de olsa onlar Hitler’in genleriyle hâlâ akraba! Sohbet ilerlerken gideceğim yere varıyoruz. Sultanahmet’te, Avrupa’nın en iyi oteli seçilen Four Seasons Hotel’in önünde otomobilden iniyorum. Burası eski bir cezaevi. Daha kestirme anlatımıyla, eski bir hapishane. Elden geçmiş ve otele çevrilmiş haliyle ise bir başyapıt. Ağır adımlarla ilerlerken aklımda hep o mahkumun hikayesi var. Çünkü o gece orada önemli bir sebeple bulunuyorum. İstanbul Barosu Başkanlığının düzenlediği yemekli basın toplantısına katılacağım. Geçenlerde göreve yeniden seçilen Başkan Yücel Sayman’la aramızın çok iyi olduğu söylenemez. Bundan önce yazdığım ve F tipi cezaevlerini olumlu bulduğumu belirttiğim yazılarıma sert tepki göstermiş, hatta telefonda bu duygularını net bir dille ifade etmişti. Dolayısı ile o gece davet edilişim bana ilginç geliyordu. İlginç ama aynı zamanda hoş. Çünkü aynı fikirde olmayan insanların birbirlerine nezaket göstermesi ve diyalog kurmaya çalışması çağdaşlığın gereği... Davetin verildiği salon çoktan dolmuştu. Birçok tanınmış gazeteci ve televizyoncu davete icabet etmişti. Aralarında eski dostlarımın da bulunduğunu görünce keyfim yerine geldi. Pınar Türenç, Star’da birlikte çalıştığım birkaç arkadaşım, Oral Çalışlar, Ferai Tınç ve çok sevdiğim dostum Halil Ergün. Bu insanların hemen hepsi birbirinden değişik fikirlere ve inançlara sahipler. Oluşturulan mozaik, aslında Türkiye’nin küçültülmüş bir fotoğrafı gibi. Başkan Sayman beni büyük bir nezaketle karşılıyor ve “Bakalım sizi ikna edebilecek miyiz” diyor. Konu derin ve çok önemli. Belli ki orada önemli şeyler konuşulacak. Gazeteci damarımın kabarmasıyla iştahlanıyorum ve kulaklarımı dört açarak kayda geçiyorum. Ama gördüğünüz gibi yerim bugünlük yetmiyor. O yüzden devamı için yarın sizi burada bekliyorum. Sözün Özü Temiz bir vicdan kadar yumuşak bir yastık olmaz. Levha Nükte, konuşmanın yemeği değil, tuzudur.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT