BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Çininin sırrı sevgi

Çininin sırrı sevgi

İznik çinilerinin son ustalarından Eşref Eroğlu, sanatın sırrının sevgiye dayandığını belirtiyor ve "Bu sırrı kavrayamazsanız çiniyi yapamazsınız" diyor.



İznik antik çağlardan beri meskun bir belde. Lidya, Frigya, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı'da önemli bir kültür merkezi olan İznik Selçuklu ve Osmanlı'ya payitaht olmuş bir şehir. Tarih boyunca çeşitli isimlerle anılan bölge Evliya Çelebi'nin "Seyahatnamesi"nde "Çinili İznik", "Çiniznik", "Çinimaçin-i Rum" diye de adlandırılıyor. Ancak daha sonra "İznik" diye anılıyor. İznik tabii ki çinileriyle meşhur. Kendisiyle görüştüğümüz İznik çiniciliğinin son ustalarından Eşref Eroğlu, çininin tarihini, bugünkü durumunu ve sırrını anlattı. * İznik'te çini ne zaman yapılmaya başlandı? EROĞLU: İznik 1331 yılında Orhan Gazi tarafından fethedildiği sıralarda Horasan ve Buhara taraflarında çini ile ilgili ustalar şehre davet ediliyor. İznik çiniciliğini iyi anlayabilmek için Osmanlı'nın iskân politikasını da iyi kavramak gerekiyor. Çünkü Osmanlı, fetihten önce o bölgede yaşayan insanları çok iyi incelemiş. Fetihten sonra da o bölgeye Türkmen boylarını iskân etmiştir. Roma ve Bizans döneminde Likya seramikleri, Likya mozaikleri zaten ünlüydü. Osmanlı'da artık kendinden evvelki kültürü yakalayıp geçme hareketi başlamış oldu. Önceleri kırmızı toprak üzerinden, sonraları bu kırmızı toprağa beyaz astar, sonraları beyaz hamur beyaz astar ve yine renklendirme olarak mavi beyaz ve 16. yüzyılın doruk noktasında çok renkli olarak dünyaya, dünya kültürüne ihraç ettiğimiz önemli bir sanat dalı olarak ortaya çıkıyor. İznik çiniciliğinin işlemesi saraya dayalıdır. Sarayda 600 kişilik ehli hıref teşkilatı vardı. Bu sanatkârlar arasında bulunan hattat, nakkaş ve desinatörler sarayda ürettikleri bu eserleri padişah iradesiyle İznik'e gönderiyorlardı. İznik kadısına hüküm ki... Padişah fermanları ekseriya "İznik kadısına hüküm ki..." diye başlardı. Ferman İznik kadısına gelirdi. İznik'teki tezgâhları kontrol eden "kâşicibaşı"nın organizesiyle Süleymaniye ve Topkapı Sarayı gibi yerlerdeki kasır ve köşkler için gereken çini talebi, şehirdeki atölyeler tarafından karşılanırdı. Tahta kalıpların bulunduğu bu tezgâhlar, bir aile şirketi yapısına sahipti. İznik çinileri sadece imparatorluk sınırları içinde kalmaz, Cenovalı tüccarlar vasıtasıyla Avrupa'ya da ihraç edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu'yla beraber gelişen ve büyüyen bu güzel sanatımız, maalesef imparatorluğun gerilemesi ve okyanus yollarının keşfi sonucu porselenlerin çok ucuz olarak Avrupa'ya akması neticesiyle de gerilemeye başladı. * Siz çini ile nasıl tanıştınız? EROĞLU: Bizim hikâyemiz de Mevlana'nın dediği gibi oldu: "Hamdım, piştim, yandım." Çünkü 15 yıllık bu maceramız, 40 yılını bu işe vermiş üstad Faik Kırımlı'yı tanımakla başladı. Eşim Seyhan hanım ile birlikte usta çırak ilişkisi sonucu bu işi öğrendik. 1989 yılında Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde tarihi bir sarayın şeref salonuna 21 pano yaparak İznik çinilerini 300 yıl aradan sonra ihraç etmek ilk defa eşimle bana nasip oldu. O günden bugüne bu işi kavrayan 50'den fazla öğrenci yetiştirdim. * Peki ailede bu sanat devam ediyor mu? EROĞLU: Tabii, büyük kızım İstanbul'da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Gelenesel El Sanatları bölümünü bitirdi. Şu anda seramik üzerine master'ini yapıyor. Ortanca kızım Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde seramik üzerine tahsilini yapıyor. Böylece biz alaylı, onlar da mektepli olarak bu sanatı gelecek kuşaklara aktarmak için hep birlikte çaba harcayacağız. Japonya'nın Kaşızavaki bölgesinde kurulan Türk kasabasındaki beş kapının kitabeleri, atölyemizde yapıldı. Atölyemiz bugüne kadar geleneksel yapıdan hiç taviz vermeden çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Tahta kalıplarla, elde, alt yapı, astar, renkler, sır herşeyi, kendimiz yapıyoruz. Ama bundan sonra evlatlarımız bu işi daha profesyonelce yapacaklar. * Çini yapmak zor mu? EROĞLU: Bu bir gönül işi, ancak para kazanmak da gerekiyor. Çünkü beş metrekarelik odunlu fırınımda çininin hayata geçmesi tam dört ayımı alıyor. Bugün Kütahya'daki gibi seri bir üretimimiz yok. Ama yine de ümitvarız. İznik'te 3-4 derken atölyeler çoğalmaya başladı. Kırılmış, dökülmüş, çalınmış çinilerin restorasyonu için İznik'te 50 tane atölye olsa yetmez. Bu kadar büyük bir potansiyel var. Bir nesil yetmez. Ama maalesef, günümüzün maddeye dayanan anlayışında, müteahhitlerin restorasyon yaptırdığı bir düzende bizim şansımız olmuyor. İşi ehline yaptırmıyorlar. Devletin konuya el atıp, aile işletmeciliğini teşvik etmesi gerekiyor. * Çininin sırrı nedir? EROĞLU: Çinide esas olan atalarımızdan, Yesevi ocağından, Mevlana, Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumi'den bize intikal eden bir manevi miras. "Yaradılanı hoş gör yaradandan ötürü" anlayışını bu üretime katmak ve hayata geçirmektir önemli olan. Ben bunu arıyorum. Çünkü İznik çinisinde bir sır var. O sır da, güller, karanfiller, lalelerle insan sevgisinin renk olarak hayata geçmesidir. Şimdi bunu yakalayamadığınız zaman tamamen işin maddi tarafında kalıyorsunuz. * Yeni nesillerin bu sanatı tanıması ve kavraması nasıl mümkün olacak? EROĞLU: Milli sanatın yaşayış tarzını benimsemek gerekiyor. İznik'in tarihi içinde bir kimliği vardır. Bu mührü hiç kimse silemez. Orta Asya'dan gelen gelenek göreneğin inançla buluşan sentezini yakalayamazsanız bu işi yapamazsınız. Ahmet Yesevi'den başlayıp İznik'te sona eren yaşayış tarzının, düşünce biçiminin sanatla buluşturulması ve birleştirilmesi gerekir ki eski İznik çinilerini yapabilelim, o ruhu tekrar yakalayabilelim. Aksi takdirde bu sanat bir nostalji olmaktan öteye gitmez. İznik çinileri daha farklı Eşref Eroğlu, Kütahya ile İznik çiniciliğini karşılaştırırken şunları söylüyor: "Kütahya şu anda şehrin üçte ikisinin üretim yaptığı, devletin büyük teşviklerle desteklediği bir şehir. Kütahya'da çininin ilk çıkışı, mahalli folkloriktir. Ama İznik, kendinden önceki kültürü yakalayıp geçme hareketidir ve saraya dayalıdır. Bunun altyapısı, renkleri, desenleri, mantalitesi, inandırıcılığı, âdet ve gelenekleri tamamen farklıdır. Daha eskilere dayanıyor. Binlerce, onbinlerce yıllık tarihimizin içinde bir özü vardır. Bugün bazıları bir şeyler yapıyorlar ve "Bu klasik İznik çinisidir" deyip işin içinden çıkıyorlar. Ve güzel de para kazanıyorlar. Ama esas olan o mantaliteyi yakalamak. ve dünyaya mesaj veren İznik çinisini dünyaya duyurmak. Tabii İznik çinisinin söndürülemeyen bir şöhreti var. Ama benim atölyemin de dahil olduğu atölyelerde taleplere cevap verebilecek bir üretim maalesef yok. Ama Kütahya'da bugün maalesef tamamen ticari anlayışla üretim yapılıyor, prese dayalı üretim yapılıyor. Hatta fayansları serigrafi tekniğiyle çiniye bile dönüştürüyorlar."
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT