BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “İlim irfan yolunda”

“İlim irfan yolunda”

“Her kelimenin peşine düşerek, lûgat karıştırarak ve hafızamın köşesine kaydettiğim şeylerin peşine düşerek dil öğrendim”



Bir harfi değil, aldığı tüm bilgileri paylaşan bir eğitimci. Hayatını ilme ve ilmi sevdirmeye adamış bir insan. Yıllarca öğrencilerine sadece bilgi değil, bilgiyle bezenmiş sevgiyi sunan bir öğretmen, üniversitedeki adıyla bir Hoca. Kendisiyle üniversite yıllarında tanışma şerefine ulaşmış bir öğrencisi olarak röportaj yaptım. Ramazan ayı ibadet ayı olduğu kadar büyüklere sık sık ziyaretlerin gerçekleştiği bir ay olma özelliğini de içinde barındırıyor. Biz de bu fırsatı değerlendirdik ve düştük yollara. Hem dua alırız, hem hocamızı ziyaret ederiz hem de onun o engin görüşlerini sizlere ulaştırırız diye düşündük. Eminiz bu sohbetten sonra sizler de ne iyi etmişsiniz diyeceksiniz, çünkü sizleri buralardan alıp başka diyarlara götürmeyi hedefliyoruz. Hocamın hatıralarından sizler de kendinize pay çıkaracak, sorguladığı konularda yapılan yanlışların farkına varacaksınız, kısacası bu sohbetten siz de nasipleneceksiniz... Bunca yıldır bizlere TGRT ekranlarından ulaşıyorsunuz, ama sizin kimliğiniz ve hayatınızla ilgili merak edilen bazı sorular var. Dilerseniz öncelikle ‘Orhan Karmış kimdir?’ sorusuna cevap verelim, daha sonra bırakalım sohbet bizi nerelere götürecek. O.K.: Bursa’da mütevazı bir ailede dünyaya geldim. Babam devlet memuru annem de ev hanımıydı. Annem hâla hayattadır ve zihni fonksiyonları yerinde bir insandır, çünkü hâla Kur’an-ı Kerim okur. Annem tarih gibidir, eskiler der ya ‘asır’ diye öyledir. Babamı genç yaşta kaybettik ve bu beni oldukça etkilemişti. Ama hayat devam ediyor ve insanlar herşeye alışıyorlar. Babamı erken kaybettiğimiz için genelde parasız yatılı okullarda eğitimimi sürdürdüm. Ablalarım çok destek oldu bana. Babamın vasiyeti olduğu için okulu bırakmayı hiç düşünmedim ve Cenab-ı Hak bana yardımcı oldu. “O an kararımı verdim” Ortaokulu bitirdiğim dönemlerdeydi, enteresan bir gelişme oldu. Bizim mahalleye bir genç Hocaefendi geldi, davudi bir sesi vardı. Çok güzel Kuran-ı Kerim okurdu ve gençleri bir anda çevresine toparladı. Ben o sırada namaza devam ediyordum, birgün öğle namazından sonra benim akranım olan çocuk eline rahleyi aldı. Ben karşıdan mahçup bir halde bakıyordum ki, Hoca bana “Biz Kuran okuyacağız, sende okur musun?” dedi. Tabii ben büyük bir heyecanla koştum ve çok kısa sürede okumayı öğrendim. Lise kayıtları başlamadan önce Kuran-ı Kerim’e karşı öyle bir aşk başladı ki içimde, kararımı verdim; “Ben Kuran-ı Kerim’le meşgul olacağım” dedim. Liseye gitmedim, Kuran-ı Kerim’i ezberlemeye başladım ve istikametimi bu yönde belirledim. Annem ve ablalarım dışında bütün aile karşı çıktı bana, “Ne olacak, imam mı olacak?” diye. “Vaktimi iyi kullandım” Artık yön belirlendiği için sadece Kuran-ı Kerim’i ezberlemek yetmeyecekti. Dini ilimleri tahsil etmek ve bu işi de resmi bir prosedüre oturtmak gerekiyordu. İmam Hatip okuluna devam ettim. Devamlı ilim irfan yolunda bir şeylere kavuşmak için vaktimi çok iyi kullandım. Hem Fransızca, hem İngilizcemi ilerlettim. Bu arada Farsça ve Arapçayı öğrenmem gerektiğini aklıma koydum. Kendi kendime Farsça ve Osmanlıca öğrendim. Her geçen kelimenin peşine düşerek, lûgat karıştırarak ve hafızamın köşesine kaydettiğim şeylerin peşine düşerek dil öğrendim. Siz bu konuda işin ehlisiniz, ayrıca akademik kariyerinizde sizin uzmanlığınızı teyid ediyor. Bu bağlamda Türkiye’de dil kullanımını nasıl buluyorsunuz? Dilimizi çok iyi öğrenmeliyiz O.K.: İşin gerçeği şu; Türkçe mevzuunda bir insanın kendine güvenerek, lisanı doğru kullanması için mutlak surette kelimelerin kökenine inmesi gerekir. Kökenine inmezse; Sanayisi der, intibası der. Mesela spiker dediğiniz zaman o çok kullanılan kelimeleri günde üç dört kez kullanan kişi akla gelir. Dolayısıyla kelimeleri çok iyi öğrenmek gerekir ancak öyle fahiş hatalar yapılıyor ki, ben bazen hayretle izliyorum. Ben batı ülkelerinde buna ne kadar dikkat edildiğine şahit oldum. Çocuklarına küçük yaştan itibaren dil eğitimini veriyorlar, çocuk nasılsa öğrenir demiyorlar. Birgün bir olaya şahit oldum bakın dil eğitimine ne kadar önem veriyorlar. Küçük bir çocuk altı yaşlarında ya var ya yok. Annesine dilek kipi kullanması gerekirken, haber kipi kullandı. Annesi hemen devreye girdi ve oğlum bu böyle söylenir dedi. Çocuk daha okula gitmiyor ve eğitimine önem veriyorlar biz koskoca üniversite öğrencisini ikaz etmiyoruz. Gerek fonetiğe gerek kelime haznesinin genişliğine dikkat ederek konuşmak gerek. Bırakın eğitimli insanları artık konuşmaya bile eskisi gibi önem verilmiyor değil mi? O.K.: Önem vermeme bir alışkanlık halini alırsa bunun sonu çok kötü olur. Birtakım cahil, eğitimsiz insanlar önemli yerleri kaparlar ve sizi yönetmeye başlarlar. Bakın yıllarca evvel bir hadis mütehassısı Hindistanlı bir zatla karşılaştım ve çok ilginç açıklamalarda bulundu. Yıllarca İngiliz sömürgesi olarak yaşadıklarını fakat, bazı yerlerde mevzii bölgesel bile olsa şahsiyetlerini bulduklarını söyledi ve devam etti; “İngilizlerin bütün eğitim sistemini en mükemmel şekliyle devam ettiren fakat öz yapı olarak, ana fikir olarak kendi inancını kendi kültürünü daima ön plana alan bir nesil gelmişti orada” dedi. Hakikaten bu çok önemli. Kendi şahsiyetine, imanına, inancına uygun bir yönetim yapısı da çok önemli. Basit bir cümle ama çok önemli noktalar var burada. Önemli olan noktalardan biriside değerlerimize sahip çıkmak galiba? Çünkü her geçen gün o güzelim değerlerimizi kaybediyoruz ve arkasından hayıflanmaya başlıyoruz ‘Nerede o günler, nerede eski Ramazanlar?’ diye. O.K.: Öyle tabii mesela Ramazanlar için hayıflanıyoruz ama kabahat biz de, sahip çıkmıyoruz. Ramazanlar sadece bizim ülkemizde değil her yerde aynı coşkuyla kutlanıyordu, şayet değiştiyse bu insanların değişiminden kaynaklanıyordur. Mesela ülkemiz dışında nerelerde Ramazan ayını yaşadınız? O.K: Ramazan-ı Şerif’i dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşama şansına sahip oldum. Bir yıl Bağdat’ta Ramazan’ı geçirdim ki o dönemde şimdiki iktidar yoktu başta. Çok hareketli bir ay yaşarlar oralarda. O kadar çok iftar verilir ki, bereketi o hareketliliği yaşadığınızı hissedersiniz. İmam-ı Azam Hz.’nin bereketi sinmiş oralara. Paris’te en uzun iftar Batı ülkelerinde Almanya’da Ramazan-ı Şerif’i yaşama şansım oldu. Almanya’da işçilerimiz Ramazan ayını şenlendiriyorlar, adeta şölen havasında geçiyor Ramazan ayı. İftara davetler, akraba ve ahbaplarla birlikte geçen akşamlar, tamamen şölen havasında. Amerika’da Karaçay’lıların iftarında bulundum. Her evden yemek gelmişti orada da canlı canlı yaşanıyor, konuşmaları Tatarca’ya benziyor. Paris’te bulundum; orada biraz farklı bir Ramazan geçirdim çünkü yemeklerimi kendim yapıyordum. Fakat en uzun orucu orada tuttum. İmsak 2.00 civarında başlıyordu ve 22.10’da iftar yapıyorduk. Sanıyorum yurtdışında daha sıkı sarılıyorlar kültürlerine, öyle değil mi? O.K: Yani öyle sınırlandırmamız doğru olmayabilir ancak ülkemizde de önem verme derecesi bölge bölge değişiyor. Eskilerin yaklaşımları gerçekten çok farklıymış. Mesela unutmadığım ve kaleme almak istediğim bir hatıram var bu konuda onu sizinle paylaşmak isterim. Elazığ’dan Efendigil ailesine ait Rik’a yazısıyla yazılmış bir otobiyografi elimize geçti. Yazıda, Efendigil ailesinden bir şahsiyet, babasının Ramazanlar’a çok önem verdiğini ve her akşam konakta hatimle teravih namazı kılınmasını adet haline getirdiğini anlatıyor. Hatim için de çok iyi bir hafız aradığını belirten o kişi, bir Ramazan hafız bulamadıklarını ve babasından korkusuna abdest alıp birinci cüzü, sonra ki günler de Kuran-ı Kerim’i sonuna kadar ezberlediğini belirtiyor. Ben bu hatırayı okuduğumda hayranlığımı gizleyemedim. Bu da böyle bir Ramazan işte, varın eskiyle yeniyi siz karşılaştırın yada eski insanlarla şimdikileri...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT