BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Eski Ramazanlar

Eski Ramazanlar

Eskiden halk, eşine dostuna iftâr vermeyi büyük bir ibâdet kabul eder, bunun için çırpınırdı. Ramazan boyunca iftâr vakitlerinde kapılar herkese açılır, her gelen 1001 çeşit iftar sofralarında hürmet gösterilerek ağırlanırdı.



Eski iftar sofraları Ramazan ayında tüm evlerde, en nefis yemeklerin, her ‘selamün aleyküm’ diyene sunulduğu bir ziyafethane haline gelirdi. Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu. Gözüne kestirdiğin yere girerdin, kimse de kim olduğunuzu, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, ya da alt katta, kahve ocağı sofrasında. Fakiri de zengini de ikramda Otur masanın bir kenarına, istersen ne konuş, ne dinle, yaranmaya çalışma, sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur. Kahveni iç, usulcacık sıvış git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazan böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı. Zenginler dini ve insani geleneği böyle fütüvvetkarlıklarla ifa ederken fakir olanlar bile bir tas çorbasıyla bir kap yemeğini komşusuna ikram etmekten sonsuz bir zevk duyardı. İftar sofralarına kaç kişinin geleceği belli olmadığından mutfaklarda daha fazla yemek bulundurmak adetti. Sofra adabı Eskiden sofralar sarı pirinç veya bakır siniler üzerine kurulurdu. Herkese bir peçete yok idi. Peşkir denen dokuma yekpare bir bez parçasını sofradakiler, dizlerinin üzerine alırlardı. Hizmetçilerin bunu herkesin dizine tesadüf ettirmek suretiyle atmaları birer hüner sayılırdı. İftara yakın sıcak sıcak taze ramazan pidesi almak için bunları çıkaran fırınların önünde kuyruklar görülürdü. Bazı meraklılar yumurtalı pide için günlük yumurta tedarik ederek fırıncıya verir ve bunu fırına atacak pideye gözlerinin önünde sürülmesini isterlerdi. İftar davetlerinin ramazanın on beşinden itibaren yapılması adetti. Bu vesile ile zengin konaklarda rekabet halinde muhteşem iftar ziyafetleri verilirdi. Sofrada başta iftariye denilen ve oruç açmak için çerezlikler ver alırdı. Hurma, sele zeytini, yeşil zeytin, beyaz, tulum, kaşar, çerkes, kaşkaval ve dil peyniri, kaymak, kayısı, çilek, incir, gül, ayva ve vişne reçeli, ceviz, tütünlük pastırma, kuşgünü pastırma, kıraç pastırması, ev sucuğu, salatalık turşusu akla gelen ilk iftariyelikler. Ama oruç, kısa bir dua ve Besmele’den sonra mutlaka Kabe’den gelen Zemzem ile açılırdı. Sofrada herkesin önüne kristal kadehlere yarıya kadar bu mukaddes sudan konur ve iftar topuyla ezan sesi duyulur duyulmaz eller bunlara uzatılırdı. Arkasından hurma alınır ve sonra sıra zevke ve keyfe göre öteki iftariyelere gelirdi. Bu iftariyeliklere, o günün deyimiyle gül kokulu mis gibi sıcak ramazan pidesi eşlik ederdi. Gelsin cigaralar İftariye faslı sona erince tiryakiler hemen tütünlüklerine sarılır, koca günün acısını çıkartırcasına cigaralarını tellendirirlerdi. Akşam namazları cemaatle kılınır, bazen ezanı müteakip hemen, bazen de iftardan sonra büyük bir huşu içinde eda edilirdi. Yemeğe mutlaka çorba ile başlanırdı. Et veya tavuk suyuna şehriye veya hindi derisiyle hafif sirke ve sarmısaklı tuzlama çorbası ‘Yumurta-yı Hümayun’ takip ederdi. Yumurta-yı Hümayun Saray yemeği Yumurta-yı Hümayun, Osmanlı Hanedanı’nın da geleneklerindendi. Bunun için önce halka halinde kıyılmış soğan Halep Yağı’nda öldürülür derecede kavrulur, sonra ince dilimlenmiş tütünlük pastırma ilave edilip biraz su katılarak pişirilir, yeteri kadar şeker ve sirke ile de bir iki taşım kaynatıldıktan sonra açılan yuvalara günlük yumurata kırılıp kapağı kapatılarak kaskatı olmayacak şekilde pişirilirdi. Bundan sonra sıra çöp veya fırın kebabı, kıymalı veya peynirli yahut ıspanaklı kol, yahuy da bohça böreği, ya da talaş kebabına gelirdi. Bunu ise elmasıyle, muhallebi, güllaç gibi karışık hafif sütlü tatlılar takip ederdi. Bundan sonra ekşili bamya gelirdi ki bu, yemekte birinci turun bitip ikinci turun başladığına alametti. İkinci tur İkinci tur, tavuk veya hindi ile başlardı. Bunlar fıstıklı, üzümlü, kestaneli ciğerli, katılı ve baharlı alâ iç pilavı ile doldurulmuş bulunurdu. Bundan sonra bol etli mevsim sebzeli, yine mevsime göre zeytinyağlı barbunya enginar, imambayıldı, taze veya çalı fasulye gibi yemekler gelir, nihayet ortaya kat kat bıldırcınlı, beyinli halis amberbu pirinçten, mutlaka Vakfıkebir yağı ile pişmiş tepeleme pilav tepsisi gelirdi. İftar ziyafeti geleneksel olarak en sonra ‘arz-ı endam’ eden cevizli, fıstıklı veya kaymaklı baklava ile son bulurdu. Çeşitli mevsim meyvaları ile turfanda meyvalar, iftar sofrasının son perdesini teşkil ederdi. Gece boyunca sohbetler yapılır, dinî mevzular konuşulur, ilahîler söylenir ve Kur’ân-ı Kerim okunurdu. Arkasından teravih namazına hazırlıklar başlar abdestler alınır, kalabalık cemaat için halılar ve seccadeler serilirdi, saflar yavaş yavaş düzelir ve namaza başlanırdı. ...Ve diş kirası Teravih’ten sonra misafirler dağılıp giderken gerekenlere ‘Diş kirası’ adı altında dolgun bir bahşiş verilmesi de adetti. Gecelerin nuru mahyalar Neler yazardı Mahyacıların, Ramazan’ın ilk onbeş günü boyunca “yazılı”, ikinci onbeşinde de “resimli” mahyalar kurdukları biliniyor. İslâm harfleriyle de en çok yazılanlar şunlar: “Ya Şehr-i Ramazan”, “Maşallah”, “Elhamdülillah”, “Ya Kerim”, “Bismillah”, “Allah”, “Ya Rahman”, “Şefaat”... 1921 ramazanından başlayarak “Yaşasın Hürriyet”, “Eytama (yetimlere) Yardım”, “Hilal-i Ahmeri (Kızılay) Unutma”, “Tayyareyi Unutma”, “Yerli Malı Al”, “Yaşasın Misak-ı Milli”, “Yaşasın İstiklâliyet” vb. sözlerin; betimleme olarak da İstanbul yaşamından seçilen öğelerin, örneğin Kızkulesi, cami, köşk, köprü, kayık, yelkenli, ay-yıldız, fıskiye, kuş, gül ve benzerlerinin mahya konusu olduğu saptanıyor. Mahya, bir caminin iki minaresi arasına gerilen bir halattan küçük kandiller sarkıtılarak gece karanlığına sözcükler yazmak, betimlemeler yapmaktı. Bu geleneğin gerisindeki felsefe ise Ramazan’ın İstanbul’a getirdiği sevinç, bolluk ve ferahlık nedeniyle Allah-ü Tealâ’ya duyulan şükranı vurgulamak, halkı iyiliklere ve sevaplara yöneltmek, çocuklara Ramazan’ı sevdirmekti. ‘Yıldızları toplayıp yazı yazmışlar’ Bir seyyah mahya hakkında ‘Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiç bir medeni eseri olmasa bile yalnız şu gökteki yıldızları toplayıp minareler arasında yazı yazmaya akıl edişleri ve bunda muvaffak olmaları onların medeniyette ne kadar ileri olduklarının bir ifadesidir’ demiştir. Günümüzde elektrikle yazılan Ramazan mahyaları, eski zamanlarda son derece karmaşık ve zahmetli bir uğraştı. Şerefeler arasına gerilen kalın bir halata, şimşirden halkalar, kancalar, gevşek yedek ipleri ve sayıları yüzleri aşan kandilleri kullanarak iftar sonrasından teravih bitimine değin, en çok iki saatlik bir zamanı mahyalarla nurlandırmak; hele kışa rastlayan ramazanlarda bunun için şerefelerde soğuktan çivi kesmek, ancak meraklılarının göze alabildiği bir işti. Her geceye bir mahya Mahyacılar her akşam ayrı bir mahya kurmak için gün boyu çalışır; ilkin satranç kâğıdı üzerinde yazı ya da resim tasarımlarını geliştirir; buna göre kandil sayısını, her kandilin sarkıtma ipleri üzerindeki yerlerini belirler; makaralı iplere düğümler atar; istenilen görüntünün kusursuz elde edilebilmesi için provalar yapar; kandillere aynı ölçekte yağ koyar; fıstık çöpünden veya kavrulmuş tatlı su sazına pamuk sarıp fitiller hazırlar ve kandilleri yuvarlak kutularına yerleştirirlerdi. İftardan sonra da minare şerefelerinden, kandilleri teker teker gergin halata salıverir; ışıklı kompozisyonu gerçekleştirirlerdi. Her gece değişik mahya kurmak için yarışan ve tasarımlarını gizli tutan mahyacıların o akşam ne yazacaklarını veya betimleyeceklerini halk da merakla beklerdi. Mahyacılık da bir meslek olarak babadan oğula sürdürülürdü. Kandil yakma geleneği İslam dünyasında yaygınken, mahyacılığın İstanbul’a özgü bir sanat olmasının tek nedeni, padişahların yaptırttığı iki, dört, altı minareli “selâtin camiler”in bu kentte olmasıydı. İlki Sultanahmet Camii’ne İstanbul’da ilk mahyanın I. Ahmed (1603-1617) döneminde Sultanahmed Camii’ne kurulduğu sanılmaktadır. Eski yazarlarımızın naklettiklerine göre İstanbul’un ünlü mahyacıları, kendi buluşları olan özgün mahya modellerini kırmızı, yeşil, lacivert atlaslara işleyip saraya götürür; padişahtan hem ödül hem onay alırlarmış. Mahyacı hünerleri arasında en çok beğeni kazanan gösterinin ise Süleymaniye’nin minarelerinde gerçekleştirilebilen “gezdirme mahya” olduğu kuşkusuz. Bu düzenekle, örneğin köprü görüntüsünün önünde hareketli kayık ve balıklar, köprünün üstünde yürüyen araba canlandırılırmış. 122 kandille yelkenli, 198 kandille saltanat kayığı resmedildiğine göre, gezdirme mahyalar için daha çok kandil gerektiği muhakkak. Fıkra Biz içinde iken... Sultan 2. Mahmut asrı ricalından bir zat, Ramazan’da bazı ahbap ve bazı ainasını iftara davet etmiş. Meşhur şair İzzet Molla da davetliler arasındaymış. Yatsı ezanı okunmuş, cemaatle teravih namazına başlamışlar. İmamlık eden zat, nerdeyse iki secdeyi bir edecek kadar namazı hızlı kıldırıyormuş. Daha beş dakika olmadan namazın onuncu rekatının tehiyyatına gelmişler. O arada dışardan bir adam gelip bunların namaz kıldıklarını görünce, ‘Hazır abdestim varken ben de cemaate yetişeyim’ diye safa dahil olacağı zaman, cemaat selam vermiş. İzzet Molla, adama dönüp şöyle demiş: Be adam! Biz içinde iken yetişemiyoruz, sen dışardan gelip nasıl yetişeceksin! İlk orucum İlk orucumu dokuz yaşında tuttum. Bu da ömrümde hiç unutamayacağım günlerden oldu. Oruç ben yaşta çocukların ifasına tahammül edemedikleri büyük sevaptır. Eğer bir gün tutmaya tahammül edebilirsem Hacı Ninem, büyük babamın anası, benden bir Mecidiye’ye satın alacaktı. Çünkü küçüklerin oruçları büyüklerinkinden daha makbul olduğunu söylüyordu. Ben yirmi kuruşun, bu büyük kazancın tamahıyla tutmaya karar verdim. Fakat Büyük Valide’mle Teyzem: -Zayıftır, dayanamaz itirazında bulundular. Yalvarıyordum, yakarıyordum beni sahura kaldırmıyorlardı. Kaldırsalar da elimden tutup sofra başına getirinceye kadar tekrar uyuyormuşum. Nasılsa bir akşam Hacı Nine’mle mukaveleyi sağlayarak sahur yemeye muvaffak oldum. Sofradan kalktık ve beni yarının orucuna niyetlendirdiler. Ben o günü iftar topu atılıncaya kadar hiçbir şey yememeye Allah’a karşı söz verdim. Bu taahhüdün ifası benim gibi midesi zayıf, çelimsiz bir çocuk için ne müşkül, ne müthiş olduğunu bilmiyordum. Bu sevaplı niyetten sonra büyük bir sevinçle döşeğe yattım. Sabah oldu. Büyükler orucun yarısını uykuda tutturmak için hep yatıyorlardı. Ben bermutat erkenden dipdiri kalktım. Oyuncaklarımla oynadım, aşağı yukarı indim, çıktım. Bahçede gezindim. O şen, velveli ramazan gecesinin bu sessiz sabahı ne kadar kasvetli, sıkıntılı oluyor. Yavaş yavaş sahurun tokluğu geçerek içim ezilmeye başladı. Öğleye doğru sabrım tükendi. Gitgide açlığım tahammül edilemez bir hal aldı. Aç kediler gibi önünde dolaştığım dolaptan ne güzel kokular geliyordu. Her sabah orada karnımı doyururdum. Dolabı açtım kapısı gıcırdadı. İftardan kalma reçeller, sucuklar, sahur artığı köfteler, el sürülmemiş kâselerde hoşaflar vardı. Hepsinin kokusu misk gibi burnuma doldu. Baygınlığım arttı. Allah’a verdiğim sözü düşündüm. Nal gibi Mecidiye’yi gözlerimin önüne getirdim... Hayır...Hayır, midemin ıstırabı her şeye galip geliyordu. Üç dört köfte ile bir pide parçası aşırarak gidip bahçenin kuytu bir köşesinde yemeye karar verdim. Büyük, pek büyük bir günah işlediğimi biliyordum. Heyecanla elimi sahana uzattım. Arkadan menhus bir ses çıktı: - Hu, Küçük Bey, ne yapıyorsun orada ayol? Bugün sen oruçlu değil misin? Döndüm baktım. Ah sesi kısılasıca Fellah... Nezahat arkamda simsiyah, upuzun duruyor. Arap’la zıtlaşacak dakika değildi. En tatlı sada-yı istirhamımla: - Dadıcığım ayaklarını öpeyim, kimseye söyleme... - Aaa, olur mu hiç? Günah değil mi? - Akşam Hacı Nine’mden bir Mecidiye alacağım. - Yarısını bana verirsen söylemem. Ben o günü iftar topu atılıncaya kadar hiçbir şey yememeye Allah’a karşı söz verdim. Bu taahhüdün ifası benim gibi bir çocuk için ne müşkül, ne müthiş olduğunu bilmiyordum. Mecidiye’yi bütün bütün kaybetmektense yarısını kazanmak her halde kârlıydı. Parayı bölüşeceğimi Arap’a vadettim. O akşam orucum şerefine iftarda Çerkez tavuğu, kaymaklı güllaç vardı. Hacı Nine’m hususi dolabından bir kutu deva-i misk çıkarmış, bitişik Mustafa Paşa’nın hanımefendi orucumun sevabına iştirak için beni taltifen kocaman bir maden tabakla ince has baklava göndermişti... İftar zamanı yaklaştı. Sofraya dizildik. Ben Hacı Nine’min yanında idim. Bu doksanlık kadının gözleri iyi seçmezdi. Bütün şefkatiyle yüzüme baktı: - Bu oğlanın benzi limon gibi sararmış. Yavrucak hiç de şikâyet etmedi dedi. Gözlerim karşımda ayakta duran Nezahat’a kaydı. Arap, iri dudaklarını yutacak gibi ağzının içine alarak boynunu yana yatırdı. Kahkahalarını birer birer içine sindiriyordu. Top gürledi. Hacı Nine’m Zemzem fincanını evvela benim dudaklarıma uzattı. Sonra sonra kendi ağzına götürdü. Üç gün sonra Hacı Nine’me on kuruşa bir oruç daha sattım. Giderek mübarek savmım ucuzluyordu. Birincisi gibi, ikincisinin bedelini de Nezahat ile paylaştık. Çünkü artık sahtekarlık sırdaşlığı ikimizi birbirimize bağlamıştı. Masumane bu küçük vak’anın içinde emniyeti suiistimal ile bir raşi bir de müşteri vardı. Bozuk oruç satmak ne tatlı bir günah işlemekti. Ah bu hayatın ifsadı insanı en küçük yaşta kavrıyor. İkdam/1 Haziran 1920 * Hüseyin Rahmi Gürpınar
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109330
    % -0.31
  • 3.867
    % -0.62
  • 4.5554
    % -0.6
  • 5.158
    % -1.19
  • 156.209
    % -0.25
 
 
 
 
 
KAPAT