BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ya şehr-i Ramazan

Ya şehr-i Ramazan

Yaşlı rahip “Ey hakikat aşığı buralarda durma” der, “Hicaz’a git ve onu bul!”



Selmân-ı Farisi Budahşan gibi yaşlı bir ağanın tek oğlu başka nasıl olabilir? Elbette güzel giyinmeli, nefis şeyler yemeli ve cins atlara binmelidir. Şu göz alabildiğine uzanan tarlaların ve vadiler dolusu hayvanların tek varisi el üstünde tutulmalı ve kem nazarlardan korunmalıdır. Doğrusunu isterseniz Mabih bunlara değer. Sürmeli gözleri, iri kirpikleri, gamzeli yanakları, kıvırcık saçları ve geniş omuzları ile dikkat çeker. Dahası duyguludur, hassastır, insan kıymeti bilir. Anasıyla, babası onun üstüne titrer, bir dediğini iki etmezler. En körpe meyveler onun önüne konur, aşçılar hep onun sevdiklerini pişirirler. Muhafızları uçan kuştan hesap sorar, ufacık parmak hareketine onlarca uşak koşar. Ama o ne sırmalı kaftanlara, ne de yağız atlara bakar. Mücevher kakmalı silahlar, ceylan bakışlı kızlar... Akranlarının ulaşmak için deli oldukları ne varsa elinin altındadır ama alayından sıkılır, hepsinden kaçar. Arayış Cey ahalisi mecusidir. Mabih de ateşgedeler arasında büyür. Elbette ateşle ısınır ama ateşe ısınamaz. Alevlerin önünde eğilemez, putlara tapınamaz. O daima var ve bir olan yaratıcıyı özler ama karşısına mahlukları çıkarırlar. Kafasındaki bilmeceyi çözebilmek için mecus rahiplerine çıkar. Soru üstüne soru sorar. Cümlelerin, kelimelerin üstünde durur, ufacık şöyle ufacık bir ışık arar. Ama onlar döner dolaşır (güya) hayır tanrısı Hürmüz ile şer tanrısı Ehriman arasında ki savaşı anlatırlar. Renkli yıldızlar, ateş gözlü canavarlar, çatal dilli yılanlar... Efsanelerin etrafında dolaşmak onu daha ziyade sıkar. Evet Zerdüşt’ün her sözü yavan değildir. Özellikle eski peygamberlerden alıp naklettiklerinde inceden bir hakikat kokusu sızar. Mesela o, ahir zamanda gelerek dünyayı putlardan temizleyecek olan bir Şoşyant’tan (hayırlı kişiden) bahseder ki işte Mabih bu kurtarıcıyı arar. Günler aylar geçer, Mabih dünyanın Cey köyünden ibaret olmadığının farkına varır. Şimdi uzak diyarlara gitmeli, aksakallı bilgelerle tanışmalıdır. Ateşi değil, ateşi yaradanı bulmalıdır. Hani ateşiniz? Nitekim bir gün alır başını kırlara açılır. Yolu bir kiliseye çıkar. Onlar ateşe yıldızlara tapmazlar. Mabih merakla sorar: - Bu nasıl tapınma, hani ateşiniz? - Biz ateşe değil, yerlerin ve göklerin Rabbine ibadet ederiz. - Peki o nerede? - Şurda, burda, heryerde? - İyi de neden görmüyoruz? - Herkes görebilseydi inananlarla inanmayanlar nasıl ayrılacaktı. - Peki şoşyant hakkında ne biliyorsunuz - Bu konuda bildiğimiz tek şey ahir zamanda yeni bir peygamberin geleceğidir. Hani Musa ve İsa gibi. - Onun adı ne? - Ahmed! - Bana Ahmed’i anlatsanıza. - Bunlar ince meseleler. Bize sorarsan buralarda vakit kaybetme. Şam’a git, âlimlerimize danış. - Güzel söylüyorsun da Şam’a gitmek kolay mı? - Haberin olsun, üç gün sonra bir kervan var. Şam’a doğru Mabih, başından geçenleri babasına anlatır. Budahşan hiç yoktan çıldırır, bağırır, çağırır, hakaretler yağdırır. O üzerine titreyen adam gitmiş, yerine acımasız bir zalim gelmiştir. İhtiyar mecusi oğluna zerre kadar acımaz ve fena hırpalar. Sırtında bilek kalınlığında değnekler kırar, yorulunca ambara kapar. Ne hakaretler ne de dayaklar... Mabih bunların hiçbirine aldırmaz, aksine hakikat uğruna çektiği sıkıntıdan öyle bir haz alır ki anlatılamaz. O gece içi içine sığmaz, Ahmed ismi diline dolanır. Ellerini mi açar, secdeye mi kapanır bilemiyoruz ama kendince “Ey yüce yaradan” diye yalvarır, “yalvarırım beni ona ulaştır.” Mabih sonraki günler uyumlu ve ılımlı görünür. Babası “galiba yola gelecek” derken tedbirler gevşer. Mabih bir gece ambardan kaçmayı başarır ve kervana katılır. Şam büyük bir kenttir. İlk göreni çarpacak kadar büyülü ve çekicidir. Ama Mabih ne kubbelerle, ne çarşılarla ilgilenir doğruca patriğin yanına varır. “Velev ki uşağınız olayım” der “yeter ki burada kalayım”. Patriklerin hizmetinde Mabih tam bir yıl Kilisenin ayak işlerine bakar. Su taşır, temizlik yapar, bulaşık yıkar. Patrik ona eski peygamberler ve Hıristiyanlık hakkında çok şey anlatır lâkin mevzu “Ahmed’e geldiğinde” sözü dolaştırır. Bu adam çok şey bilir ama dürüst değildir. Üstelik dünyalığa karşı anlatılmaz bir meyli vardır. Fakirlere verilmek üzere bırakılan altın ve gümüşleri gizlice kendine ayırır. Bir gün bu paralarla safa sürmeyi mi düşünür bilemiyoruz ama yaşayamaz. Yöre Hıristiyanları fevç fevç gelir, cenazesine sarılırlar. O kadar tazim ederler ki Mabih dayanamaz. “Bu zat bildiğiniz gibi değil” der ve önlerine düşer. Birlikte gizli hazineye gelirler. Cemaat gösterilen yerde tam yedi küp altın ve gümüş bulur. Buna çok öfkelenirler, patriği bir çukura atar üstünü taşlarla kapatırlar. Yerine geçen zat hem bilgili hem de zahiddir. Gece gündüz ibadet eder. Mabih, son nefesini verirken ihtiyarın başındadır ve ondan bir işaret bekler. Patrik “Ey hakikatlere aşık genç” der, “Musul’da bir âlim var, umarım ki senin aradığın sırlar ondadır.” Mabih işini, gücünü bırakır Musul’a koşar. Bunlar Nasturidirler ve Vahdaniyete inanırlar. Samimidirler, Hıristiyanlığın devrini tamamladığını farkeder, hasretle son peygamberi beklerler. Ancak müjdelenen Resûl hakkında net şeyler söyleyemezler. Tavsiye üzerine önce Nusaybin’e sonra Amuriye’ye (Emirdağ ya da Sivrihisar) gider ve aradığını orada bulur. Yaşlı bir rahip “Bak evladım” der, “buralarda boşuna dolaşıp durma. Ahir zaman peygamberi şu günlerde ortaya çıksa gerek. Ömrümün yeteceğini bilsem seninle gelirdim ama...” -Ne tarafa? -Hicaz’a! YARIN: HİCAZA DOĞRU
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109156
    % 1.14
  • 3.8196
    % -0.41
  • 4.5074
    % 0.04
  • 5.1079
    % -0.57
  • 153.27
    % -0.51
 
 
 
 
 
KAPAT