BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ya şehr-i Ramazan

Ya şehr-i Ramazan

Kaldırıp deryayı aktarsan eğer/ Bir dolumluktan fazla almaz testiler...



Şah-ı Nakşibend Hangi göz binlerce ışık yılı uzaklıktaki yıldızı, o yıldızın kendisine gönderdiği küçük bir ışık olmazsa görebilir. Hangi kelime, lugatlerin önünde diz çöküp acziyyetini arzettiği bir varlığı tasvir edebilir? Hangi derya, damla ile kıyas edilebilir? İşte bugün bir iki aciz kelâm ile belki gönüllere bir yol gider diye o büyük deryadan söz edeceğiz, Behaeddin-i Buhari Hazretlerinden... Hani damla misali. Evliyanın büyüklüğü karşısında başlarını önüne eğdiği birkaç büyük Hakk aşığından biri olan Behaeddini Buhari'den... Allah ve Resulunun sevgisini kalplere nakşettiği için kendisine "Nakşıbend"de denilen Allah dostundan... Ariflerin kasrı Yer, Buhara'ya beş kilometre uzaktaki Kasr-ı Arifan. Tarihler 1318'i göstermektedir. Türkistan toprağına öyle bir güneş doğar ki böylesi pek görülesi değildir. Zulmet ve bidat karanlığını yırtıp nuru bütün bir dünyaya yayılacak olan bir güneştir bu. Havada belki gönül erbaplarının duyabildiği bir rahmet rüzgârı esmektedir. İşte ilk işaret bir Allah dostundan gelir. Büyük veli Muhammed Baba Semmasi Hazretleri bir gün Kasr-ı Arifan'a yaklaşınca durur. Gözlerini bir noktaya sabitler, bir müddet öylece bekler. Maiyeti bir şeyler olduğunu farketseler bile mahiyetinin ne olduğunu bilemezler. Muhammed Baba Semmasi Hazretleri talebelerine döner ve "Buradan" der, "büyük, pek büyük bir velinin kokusunu duyuyorum" Bir müddet daha yürüyüp Kasr-ı Arifan'a gelirler. Edep ve tevazu ehli biri yaklaşır. Elinde bir küçük bebecik vardır. "Efendim bu üç günlük oğlumdur ki size getirmekten maksadım bir Allah dostunun yüzünü görüp, nazarlarına muhatap olsun. Nasibini şimdiden üzerinde taşısın ki bundan büyük şeref olamaz" der. Muhammed Baba Semmasi itinayla aldığı bebeği merhamet nazarlarıyla süzer. Yavrucağın nur simasına hayranlıkla bakarken yüzünde güller açar. Derin bir tebessüm vardır nurlu yüzünde. "İşte" der, "kokusunu duyduğum ve geleceğini müjdelediğim insan budur." Dudaklar kıpırdar, maiyeti hayran hayran gül yavruya bakarlar. Dervişlerde tarihi bir ana şahit olmanın sevinci ve onun kemal zamanına yetişebilmenin duası vardır belki de. Evliyanın büyüklerinden olacağının işaretlerini taşıyan Behaeddin, Muhammed Baba Semmasi Hazretlerinin yanında yetişir. Sonra bu büyük veli onu talebesi Seyyid Emir Külal'e teslim eder. Nice mesafeler katedilen yedi uzun yılın sonunda bir yedi yıl da Arif Dikgerani Hazretlerinin tedrisinden geçer. Kelimelerin aciz kaldığı üstünlükler kazanır. Derken Halil Ata ve Mevlâna Behaeddin Kışlaki'nin sohbetleriyle şereflenir. Manevi mertebelere ve anlaşılmaz makamlara kavuşur. Nehir döner mi? Bir gün Ceyhun Irmağı'nın kenarında sohbet ederler. Cemaatte bulunanlardan biri "Eskiden büyük zatların kerametleri çok görülürdü, zamanımızda bunlar gibisi kaldı mı?" diye sorar. Büyük veli onu merhamet nazarıyla süzdükten sonra yanlarında bulunan ırmağı işaret eder ve buyururlar ki "Zamanımızda Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki şu ırmağa 'Yukarı ak!' dese ırmak tersine akar". O daha sözünü bitirmeden ırmak tersine akmaya başlar. Behaeddin-i Buhari Hazretleri mahçup olur, ırmağa dönüp "Hey mübarek" der, "ben sana yukarı ak demedim ki. ” Talebelerinden biri anlatır "Kasr-ı Arifan'da bir bostan ektim. Vakti geldiğinde sulamak istedim fakat sular kesilmişti. O ara Şah-ı Nakşibend yanıma yaklaştı ve bana 'Bostanı sulamayacak mısın?' dedi. Ben durumu anlattım. Bana 'Sen su yollarını aç' dedi, 'Yerleri ve gökleri yaratan su vermeye de kadirdir!' Dediği gibi yaptım, baktım su geldi ve iş bittikten sonra kendiliğinden kesildi. Yağmur yağmadığından emindim. Gidip ırmağa koştum kupkuruydu. O anda gönül pınarlarımın muhabbet selleriyle dolup taştığını hissettim. İşaretli armut Bütün veliyullah sözbirliği ile bildirmişlerdir ki Allah dostları denenmez. Meğerki en ufak bir düşmanlık bulaşmışsa, vay gelmiş imtihan edenin başına... Adamın biri sohbet meclisine bir sepet armut getirir. Bahaaddin-i Buhari Hazretleri bunlardan birini getiren zata uzatıp, diğerlerinin dağıtılmasını emreder. Sonra birden döner ve sorar "Armutları getirmekteki maksadın ne idi?" Adamcağız Şah-ı Nakşıbend'in heybeti karşısında eriyecek gibi olur ve mahcup bir edayla "Köyümüze büyük bir zat geldiğini duyunca acaba dedikleri gibi midir diye düşündüm. Topladığım meyveleri size getirdim. Ama içlerinden birini işaretledim ve kendi kendime dedim ki 'eğer büyük bir zat ise onu bana versin" Şah-ı Nakşıbend hazretleri "Allah dostlarını ve Muhammed aleyhisselam'ın yolunda yürüdüğünü bildiğiniz zatları imtihan etmekten çok sakının" der. Sonra armudu getirene döner "bak bakalım elindekine işaretlediğin bu mu?" Adam mahcup mahcup elindeki meyveye bakar. Bir şey söyleyemez. Şimdi pişmanlık vadilerinde dolaşmaktadır. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin ellerine kapanırken "Evet o, affedin" diyebilir. Sonra mı? O lütuf ve seadeti hangi dil anlatabilir ki? Neriman Nineden Bildiğinden şaşma Şimdi yine "arkalarından konuşuyorsun" diyeceksiniz ama gençlerin yemekle tek ilgileri yemek dergisi alıp dolablarına dizmekten ibaret. Boş kaldıkça açar, hayran hayran resimlerine bakarlar. Gören de zanneder ki bin çeşit yemek yaparlar. Her gün öyle olur, dergiden enteresan bir şey bulur, pişirmeye kalkışırlar. Resimlerine bakarsanız ançuezli, kuşkonmazlı, ahududulu tarifler güzel görünür ama bu malzemeler nerede bulunur? Hem iftar vakti sürpriz yaşamaktan kim korkmaz? Sonra, ünlü ustalar gibisini becerebilir miyiz acaba? Ya bir de çocuklar hoşlanmazlarsa? Gelin bu gün iyi bildiğimiz bir yemeği yapalım, kurufasulye pişirelim. Yanında pirinç pilavı ve mutlaka turşu. Hani beyler teravihe gitmeyecek olsalar kuru soğan da yakışır ama... Madem geleneksel takıldık bari bir tencerede çam fıstıklı irmik kavuralım. Gülsuyu, nar tanesi, tarçın ve Hindistancevizi ile tatlandırıp süslemek keyfinize kalmış. Söyleyin başka bir şeye gerek var mı?
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109330
    % -0.31
  • 3.867
    % -0.62
  • 4.5554
    % -0.6
  • 5.158
    % -1.19
  • 156.209
    % -0.25
 
 
 
 
 
KAPAT