BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Beklenmeyen misafirler şaşırtmıştı!..

Beklenmeyen misafirler şaşırtmıştı!..

Hüsamettin sabah namazı için kalkmıştı erkenden. Çizgili pijamasının önü açılmış, içinden elde yıkandığı için morarmış atlet fanilası görünüyordu.



Hüsamettin sabah namazı için kalkmıştı erkenden. Çizgili pijamasının önü açılmış, içinden elde yıkandığı için morarmış atlet fanilası görünüyordu. Namazını kılmış, karısı Döndü'nün erkenden demlediği çaydan bir bardak almış, sedirin üzerinde keyifle içiyordu. Kapı çalındığı zaman şekerini karıştırdığı çay kaşığı elinde kalakalmıştı: - Hayırdır inşallah, bu saatte kim bu yahu? Döndü hemen başörtüsünü düzeltti, yanağının arasına sıkıştırdı ucunu. Adam yerinden kalktı. Orta boylu, tıknaz bir yapısı vardı. İzmir'e yerleştikten sonra göbek bağlamıştı. Ayaklarını sürüyerek kapıya doğru gitti. Açtığında karşısında Yakup ve ailesini görünce gözlerine inanamadı. Şaşkınlıktan iri iri açılan kahverengi gözleri takılıp kalmış gibiydi: - Selamünaleyküm Hüsamettin ağabey! Biz geldik... - Neden sonra toparlandı adam. Heyecanla bağırdı: - Vay, Yakup! Bak hele, nereden çıktın sen oğlum? - Dediydin ya ağabey, sen de gel diye... İşte verdik kararımızı, satıp savdık her şeyi çıktık geldik. Çok şükür Rabbime ki bulabildik seni bu koca kazanda... Ne büyük yer burası böyle be ağabey... Pek de güzel. Hele masmavi deniz. Bayıldı bizimkiler. Döndü yenge sen nasılsın?.. Döndü donup kalmıştı. Beklenmeyen misafirler şaşırtmıştı kadını. Çabuk toparlandı. Yüzüne sahte bir tebessüm yerleştirdi: - Buyurun bakalım, buyurun, geçin şöyle, hay Allah, haberimiz de yoktu... - Kusura kalma artık yenge, haber neyim de veremedik... Bağışlarsın artık... Zehra hemen kucağındaki Emine'yi koltuğunun altına sıkıştırıp elini öptü ev sahiplerinin. Suçlu bir çocuk gibi kocasının bir adım gerisinde sessizce duruyordu. Tuncer ve Asiye ise şaşkın bir şekilde bu karşılama merasimini izliyorlardı. Ümit ise babasının elinden tutmuştu. Daha doğru dürüst konuşamıyordu bile. Üç odalı bir gecekondu yapmıştı Hüsamettin. Birinde oturuyorlardı, diğeri yatak odalarıydı. Öteki odada da çocuklar yatıyorlardı. Oğlu Hasan gürültüden uyanmıştı. On iki yaşını bitirmişti geçen ay. İlkokulu tamamladıktan sonra Serinkuyu'da bir tamircinin yanına girmişti çırak olarak. Haftalık alıyordu. Bayağı şeyler öğrenmişti kısa zamanda. Hayalinde daha şimdiden kendine ait bir dükkan vardı. O da yanında çıraklar çalıştıracaktı. Yoruluyordu küçük bedeni ama para kazanmanın tadını almıştı artık. Döndü hemen mutfak olarak kullandıkları yere geçti. Çaydanlığın üzerine iki kaşık çay daha ekledi. Suratı asılmıştı. Bu davetsiz misafirlerden hoşlanmadığı belliydi. Buzdolabından peynir, zeytin, domates, çökelek çıkardı. Zehra peşi sıra girmişti mutfağa: - Döndü abla, bir şeyler getirdim sana... Pestil falan. Az da bulgur, kusuruma bakma artık. Biraz da dut kurusu koydum. Yük olacağız sana ama... - Yok canım, neden zahmet ettin ki... diye cevapladı yarım ağızla... Hüsamettin ile Yakup odaya girip sedire çökmüşlerdi bile. Çocuklar orta yerde dolaşıp duruyorlardı. Hüsamettin gürültülü bir şekilde boğazını temizledi: - Eee, yeğenim, ne yapacaksın burada? Şaşırdı Yakup. Omuzlarını kaldırdı: - Ne bileyim ağabey, sen ne dersen onu yapacağım. - Benim dememle olmaz aslanım, paran var mı paran? Burada hiçbir şey parasız olmaz. Sermaye lazım iş kurabilmek için. Öyle hatırla gönülle falan iş kurulmaz.. Yakup elini ceketinin cebine götürüp usulca okşadı: - Var biraz, evi, dutluğu falan sattım. Birkaç kuruş koyduk cebimize... Hüsamettin'in gözleri parladı: - Tamam, şimdi oldu işte. O zaman işler kolay, hele karnımızı doyuralım bir... * DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT