BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sımsıcak hikâyeler

Sımsıcak hikâyeler

Hikaye kolay yazılmıyor. Her hikaye için ayrı bir gözlem, ayrı bir heyecan gerek. Ve elbette anlatım yeteneği, dili kullanma becerisi...



Hikaye kolay yazılmıyor. Her hikaye için ayrı bir gözlem, ayrı bir heyecan gerek. Ve elbette anlatım yeteneği, dili kullanma becerisi... Hikayeci ve romancı Afet Ilgaz'ın yeni kitabı "Kazdağı Öyküleri" geldiğinde önce sayfaları karıştırıp anlatımına baktım. Her zaman öncelikle böyle yaparım. Mehmet Kaplan Hoca "Bir sayfaya bakıldı mı orada hayatı görmelisiniz" derdi. Dilin zenginliği de böylelikle anlaşılıyor. Afet Ilgaz, Biga yarımadası atmosferini iyiden iyiye benimsemiş görünüyor. "Kazdağı Öyküleri" yine bu yörenin insanları, türküleri, hikayeleri zengin masalsı dünyaları, saf aşkları ile dolu. Yazar ötedenberi malzeme toplama ustalığıyla da benim ilgimi çeker. Aslında Afet Ilgaz'ın hikayeciliği halk irfanından, halk muhayyilesinden ve dilinden feyzleniyor. Zaten epeyce zaman önce halk edebiyatında yaşayan Arzu ile Kamber, Yusuf ile Züleyha hikayeleri gibi, "Halk Hikayeleri" adıyla bir kitabı yayımlanmıştı. Afet Ilgaz'ın bize has renkleri kullanmada deneyimi ve ustalığı var. Anlattığı dünya belki şimdilerde güneybatı Marmara'da yaşamakta olan bizim İstanbul'daki eski hayatımıza benziyor. O kadınlar arası masalsı dünya, kapı önü sohbetleri, o içinden hikayeler efsaneler çıkarılan anlatım geleneği... Onun için bu hikayeler o yönüyle beni gerilere, çocukluğuma götürdü. Bakın nasıl anlatıyor Kazdağı insanlarını ve dünyalarını... “Kazdağları veya İda; efsaneleri, suyu, havası ve deniziyle, bereketli topraklarıyla kendi özsularından bu insanların benliklerine coşku akıtmıştır. Kazdağlı çocuk veya genç coşkular içinde yanar durur. Birşeyler yapmak ister sürekli. Denize girer, bu büyünün ateşi sönmez, kuma yatar sönmez, kayalıkları kucaklar olmaz. Zeytin ağaçlarını... Hani o gri yeşil bir bulutla örtülü büyülü ağaçları sever, benimser, satın alır, tarlasına diker, üstüne çıkar, silker, tımarlar, sürer, satar gene olmaz. Ayıt, çam, zeytin kokusunun birbirine karıştığı yaz akşamlarını sever, ocak başında oturup incir, üzüm, nohut, kavurga yerken analarından çete savaşlarını, Kara Kadir'in yaptığı, çetecilik adı altında yaptığı yanlış işleri, köylere saldığı korkuyu dinlerken uyuyakalır, gene olmaz. Büyük kentlere gider, yerleşmeye kalkar. Büyük kentleri özler, yerleşir de: hayır hayır, olmaz. Çıkar gelir, geri döner yeniden Kazdağlarına. Avukatlık, doktorluk, mühendislik yapacağım diye gelir, zeytin tarlaları için gelir, Troya'yı yahut Şehitler Abidesi'ni görmeye diye gelir, büyük kente dönmeyi bir daha canı istemez." İki tür insanı var bu "Kazdağı Öyküleri"nin... Biri Kazdağı'nın gelenekleriyle hemhal yerlileri, diğeri genellikle İstanbul'dan gidip yerleşenler...Bu köylü ve şehirli ya da yerli ve sonradan göçme arasındaki uyumu, uyumsuzluğu da nükteli bakışla tesbit etmiş Afet Ilgaz. Oradaki karmaşık birlikteliği ve aykırılıkları, oradaki yürekleri dopdolu dayıları, yengeleri öyle bir anlatıyor ki, o bölgeyi bir başka sevecenlikle görmeğe başlıyorsunuz. Ben de bu hikayelerden sonra Kazdağı'nı iyiden iyiye merak etmeğe başladım.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT