BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Son nüktesi, son dakikaları

Son nüktesi, son dakikaları

5 Ocak 1975. Ankara Numune Hastanesi'nin 318 numaralı odası. Arif Nihat Asya, bu tek kişilik odada, "kalp yetersizliği" teşhisiyle yatıyor.



5 Ocak 1975. Ankara Numune Hastanesi'nin 318 numaralı odası. Arif Nihat Asya, bu tek kişilik odada, "kalp yetersizliği" teşhisiyle yatıyor. Üstünde, beyaz, kısa kollu bir fanila ve krem renkli bir pijama altı var. Saçları, her zamanki gibi, taralı değil. Ve her zamanki gibi, elinde antika bir tesbih. Şair kalbinin birkaç saat sonra duracağını hiç kimse bilmiyor. Bir süreden beri, hâtıralarını bana yazdırdığı için, gözlerimin içine baka baka anlatıyor. Halsiz, mecalsiz ve kesik kesik anlatıyor: -Kayınbiraderimi de bu hastaneye yatırmıştık. Doktorlar: "Nesi var?" diye sormuşlardı. "Nesi yok ki" demiştik. Her tarafından şikâyetçiydi. Doktorlar onu iyice bir dinlemişlerdi. Tahliller, tahliller, tahliller. Sonunda ilk ihtarı yapmışlardı: -"Sigarayı kesinlikle bırakacaksın. Yoksa ölüm mukadder!" demişlerdi. Sigara yüzünden ameliyat masası görününce itiraz etmişti: -"Bu sigaradan ölmeye kat'i olarak karar verdim!" demişti. Kararından vazgeçmedi ve gitti. Şimdi doktorlar, sigarayı bana da şiddetle yasaklıyorlar. "Sigarayı kayıtsız-şartsız bırakacaksın" diyorlar. Ama ben, kayınbiraderim gibi, daha bir karar vermedim!" Sustu. Sigara konusunda garip bir hassasiyeti vardı. "İçmeyin" diyenlere kızıyor, sonra, paketinden çıkardığı yarım bir sigarayı ağızlığına takarak hışımla yakıyordu. -"İçmesem duramıyorum. İçsem artık rahatsız oluyorum. Kayınbiraderim gibi bir karar versem mi acaba?" Yalvarırcasına sözünü kestim: -Sizin böyle bir karar vermeye hakkınız var mı aziz hocam? Siz artık milletimizin çok değerli bir şairisiniz. Arkanızda, kibrit ve sigara kutularından kurduğunuz âbide, yeteri kadar yükselmedi mi? Lütfen içmeyin artık şu sigarayı! Birden, yüzüme doğru uzattığı sağ eliyle, havada, daireler çizmeye başladı: -"Senin de bana böyle bir soru sormaya hakkın var mı? Benim de bu hastane odasını bir mahkeme salonu hâline getirmeye hakkım var mı? Ben bu milletin malı değil, nalı bile olamadım!" Başı göğsüne düştü. Bir süre sustu. Kimse konuşmuyordu. O esnada, güzel bir hemşire, hocanın hem ateşini ölçmek, hem de nabzını saymak için usulca, odaya girdi. Arif Nihat Asya'nın bileğini, sedef renkli parmaklarıyla kavradı. Sevgili şairimiz, güzel hemşireyi baştan ayağa süzdükten sonra, zarif bir nükteyle hüznümüzü dağıttı: -"İnanma kızım inanma! Benim nabzımın, senin gibi güzel bir kızın avuçlarında doğru-dürüst atacağına inanma! Eğer ateşimde ve nabzımda bir yükselme görürsen, kalbimde bir hastalık var sanma. Çünkü senin gibi zarif ve güzel bir kızın avucunda, hiçbir erkeğin nabzı normal olarak atamaz! Ateşi normal seviyede kalamaz!" Tebessümler yüzümüze şöyle bir dokunup geçti. Odayı yine onun yorgun sesi doldurdu: -"Doktorlar çıkmama izin veriyorlar. Zaten benim de bir şeyim yok. Yarın pazartesi! Muamelemi tamamlayıp çıkmak istiyorum." Hemşirenin cevabı hepimizi şaşırttı: -"Yatmanızda ben de bir fayda görmüyorum! Çünkü biz, her gün sizi bir adım ileri götürüyoruz. Ama siz, şu sigarayı içmekle, her gün iki adım geri gidiyorsunuz! Olmaz ki. Yatmanızın ne faydası var?" -"Doğru söylüyorsunuz. Bir şeyim yok zaten. Pazartesine çıkayım bari." Hemşire süzülürcesine çıkıp gitti. Arif Nihat Asya'nın şair yüreğinin çırpınışları dikkatimi çekti. Sanki yüz basamaklı bir merdivenden koşarak çıkıp gelmiş gibiydi. Onu daha fazla yormamak için kalkmak istedim. -"Dur bakalım! dedi. Böyle hemen gitmek olur mu? Dışarda ne var ne yok. Bana havadis ver biraz!" O günlerde Ankara'da, Ticaret Odası tarafından hazırlanan "Millî Harp Sanayii Semineri" yapılıyordu. Dinlediklerimi olduğu gibi anlattım. Etrafımızdaki bütün devletlerin silahlandıklarını, Türkiye üzerinde çok haince siyasetler yürüttüklerini bir bir sıraladım. Beni inanılmaz bir dikkatle dinliyordu. Sözlerimi bitirmek istediğimde; "-Anlat bana! Anlat bana! diyordu. Daha anlat! Daha anlat!" Saat 18.30 idi. İznini alarak kalktım. Bir gün sonra evinde buluşacak, sohbetimize kaldığımız yerden devam edecektik. O, 5 Ocak 1975 gününün sonrasını eşi Servet Asya'dan dinledim: -"Nöbeti, sizden sonra ben devraldım. Arif bana: -"Bugün 5 Ocak mı Servet?" diye sordu. -Evet dedim. 5 Ocak! Duygulandı. Daldı gitti. Bütün 5 Ocaklarda çok duygulanırdı. Çünkü 5 Ocak 1922 tarihinde, Adana, düşman işgalinden kurtulmuştu. Ve bildiğiniz gibi Arif, o meşhur Bayrak şiirini, Adana'da bir 5 Ocak günü yazıp bitirmişti. Talebelerinden Aydın Gün, Bayrak şiirini önce bir 5 Ocak gününde kalabalıklara okumuştu. Adana'yı çok seviyordu. Orada 14 yıl öğretmenlik yapmıştı. -Bak Arif dedim, gel seninle bu 5 Ocak günlerinin yüzü suyu hürmetine şu mel'un sigarayı bırakalım. -"Kabul ama yavaş yavaş! Öyle birdenbire üzerime gelme!" -Anlaştık dedim. Sulu sepken bir kahve pişirip getirdim. Bir sigara istedi. Yaktığı sigaradan sadece bir nefes alıp bıraktı. Gerisini içemedi. Nefes alış-verişleri biraz zorlaştı. Kendisini yatağına çıkardım. Kalbi sıkışmasın diye arkasına üç yastık koydum. Birdenbire çok acayip bir şekilde nefes almak istedi. Yüzüne baktığımda gözleri kaymıştı. Ellerini yumruk şeklinde sıkarak şakaklarına kaldırmıştı. -Yapma Arif! Yapma Arif diye bağırdım! O, 5 Ocak gününde, Hakk'a yürüdüğünde saat 21.30 sıralarıydı. İnanır mısınız, Bayrak şiirini de 1922 yılında Adana'nın, Türk Ocağı mahallesindeki evinde, yine o saatlerde yazmaya başlamıştı."
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109330
    % -0.31
  • 3.867
    % -0.62
  • 4.5554
    % -0.6
  • 5.158
    % -1.19
  • 156.209
    % -0.25
 
 
 
 
 
KAPAT