BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Yaşlı kadının uykuya dalarken, uzuvları daha mı bir hassaslaşıyordu ne? Sanki kulaklarıyla değil, tüm bedeniyle duyuyor, hissediyordu etrafındakileri... Yastık, yorgan, duvarlar, üzerine asılı bir iki küçük tablo, duvar saati, yerdeki gül kurusu yıllanmış halı, köşedeki yuvarlak masa, üzerindeki telefon, kolonya şişesi, gazeteler...



Bir, iki, üç çıng Yaşlı kadının uykuya dalarken, uzuvları daha mı bir hassaslaşıyordu ne? Sanki kulaklarıyla değil, tüm bedeniyle duyuyor, hissediyordu etrafındakileri... Yastık, yorgan, duvarlar, üzerine asılı bir iki küçük tablo, duvar saati, yerdeki gül kurusu yıllanmış halı, köşedeki yuvarlak masa, üzerindeki telefon, kolonya şişesi, gazeteler... Her biri kendine has hışırtıyla canlanıyor, günün yorgunluğunu omuzlamış yaşlı vücudun yatakla buluşmasıyla harekete geçiyordu. Uykuyla uyanıklık arası bir rehavetle, kâh o günkü hadiseleri, kâh göreceği rüyaları harmanlarken, nereden geldiğini kestiremediği çıtırtılar, hışırtılar, somyayla birlikte havaya kalktığını hissetme gibi duygular oluyordu bazen. Öylesi anlarda, korkudan gözlerini açmaya cesaret edemiyor, içinden dili diline dolaşa dolaşa dualar ediyordu. Kaygılı bekleyiş... İster yorgunluğa, ister yaşlılığa, isterse tek başına yaşamaya bağlasın, ara sıra buna benzer korkulara denk geliyordu. Ama bu korkulara, evhamlara son bir kaç haftadır, ayrıca, bir de ince ses eklenmeye başlamıştı. Yaşlı kadın, epey bir cebelleşmeden sonra, diğer seferlerde olduğu gibi, gözlerini aniden açıp, soluk gece lâmbasının mat boyalarla fırça vurduğu tavan, yere bakıp herşeyin az önceki gibi durduğunu farkedince bir parça rahatladı, ama o ses neydi? Çan gibi, çıngırak gibi, sanki bir madenin diğer madene sürtülmesi gibi, ani bir ses oluyor, sonra kesiliyordu. Nefesini tutup iyice dinledi: Bir, iki, üç çıng, dört, beş, altı çong, yedi, sekiz, dokuz çıng... Tam hesaplayamasa da yüz yirmi, yüz otuz civarında çıngla başlayıp çongla biten o garip ses kayboluyordu. Son bir kaç haftadır, haftanın belli bir günü, evet evet galiba cumaları böyle oluyordu. Bahçe içindeki evinin yıllanmış güvenliğinden, yüksek duvarlarından emin olmasa haine, hırsıza yoracaktı ama... Yüreği ağzına geldi birden. Neden olmasındı ki! O duyduğu ses kapıyı zorlayan bir anahtar, maymuncuk da olabilirdi. Ya da kesici bir alet olup, pencere demirlerini zorlayan... Aman Allah'ım! Yatağının içinde korkuyla büzülüp, tostoparlak oldu. Gözleriyle, cılız ışıkta odayı kolaçan etti. Kendine kuvvet verecek sopa, baston gibi bir şeyler arandı. Tıknaz bir kolonya şişesi, bir kaç yumuşak yastık, tablolar ve duvar saatinden de silah olmazdı ki... Tekrar kulak kabarttı. Gene diğer seferlerdeki gibi olmuş, kaç kez olduğunu sayamadığı, 'çıng'lar, 'çong'lar kesilivermişti. Lâ havle, buralarda bir yerlerde evliyâ kabri, bilinmeyen bir mezar vardı da bir hatası mı olmuştu ki, bu acayip şeyler oluyordu. İyi ama, kocasını kaybedeli evlatlarını gurbete yollayalı on yılı geçmişti, bunca senedir ortaya çıkmayan evliya kabri, bu sene mi peydahlanmıştı? Buhranlarla dolu birkaç günün ardından, gene o seslerin geleceği cuma günü, telefonla kız kardeşini birkaç günlüğüne yatıya çağırdı. Epeydir görüşemiyorlardı, göreceği gelmişti, hasret giderirlerdi... Kim bu yabancı? O gece, odadaki somyalara iki yatak hazırlanmıştı. Evde bir can yoldaşının olması, yaşlı kadına bir parça cesaret veriyorsa da zaman zaman ihtiyar kalbi, duyacağı o sesin korkusuyla hoplayıp duruyordu. Birbirlerine hayırlı geceler dileyip yorganlarına büründüklerinde, misafir kız kardeş fazla oyalanmadan uykuya niyetlenmişti bile... Kardeşlerden küçük olanının soluğu dekdüzeleşince büyük olan gene kulak kesilmişti. O da ne! Gene o çıng sesi. Bir, iki, üç çıng, dört, beş, altı çıng... Nasıl olsa bugünlük evde adam da var, bir parça cesaret olmuştu yüreğinde... Şöyle kolonya şişesini kavrayıp karanlıkta, sesin geldiği yöne doğru gitse... Gündüzden oklavayı niye içeri almamıştı ki sanki. Sessizce içeri gitse, kıpırdayan bir karaltı gördüğünde olanca kuvvetiyle kafasına indirse günlerdir canını burnuna getiren hırsızı yere serse... Kolonya şişesi tuz buz, ortalıkta limon kokusu... Işığı yakıp baksa ki, kızarmış burma kadayıf gibi sarı-kızıl bıyıklı, sarı-kızıl saçlı, gözleri belermiş, yüzü bakır renkli bir izbandut sere serpe yerde. Burma kadayıf bıyıklarının üstüne salya gibi kan sızsa, acımasızdı, billahi acımazdı. Planını uygulamak için kızkardeşine duyurmamaya çalışarak, uzun geceliğine dolaşmamaya gayret edip, kolonya şişesini aldı, yavaşça oda kapısını açtı. Kapının kolundaki münasebetsiz bir çivi, kolonya şişesine dokununca çıkan çıtırtıdan küçük kızkardeş, tam dalmadığı uykudan uyandı. Yarı kapalı gözleriyle: "Abla nereye, elindeki ne?" "Şey, bir ses geliyor da ona bakacağım." "Ne sesi bu saatte?" "Vallahi sen korkmayasın diye söylemedim ama, kaç haftadır cuma geceleri bir sesler geliyor, sonra kesiliyor. Kapıyı mı zorlayan var, pencere demirini mi zorlayan var bilemiyorum. Seni de korkumdan çağırdım. " Ablasına göre daha sakin olan yaşlı diğer kardeş, bir süre kulak kabarttı içeriye. Evet doğruydu. İçerden ince bir ses geliyordu. Abla devam etti: "Çıng çıng, çong çong deyip duruyor, sonra da birden kesiliyor. Ecinni mi var, hain hırsız mı tebelleş oldu anlayamıyorum. Eğer sebebini bulamazsam, ya sizin eve taşınacağım ya da Kerem'inkine... ... ve işbirlikçiler ortada Küçük kız kardeş duvardan çıkardığı bir tabloyla önde, büyük olanı elinde şişeyle arkada, kamburlaşmış belleriyle karanlıkta el yordamıyla sofayı tin tin geçtiler, mutfak kapısına yöneldiler. Bir müddet nefeslerini tutup beklediler. Ses daha net geliyordu ama canlı bir belirti, kıpırdanma yoktu. Neredeyse on dakikalık bir bekleyişin ardından, küçük kız kardeş bilmiş bir yüz ifadesiyle elektrik düğmesine dokundu ki ortalıkta hiç kimse yok. Kaç gecesini heba ettiğini bilemediği sesin merkezini bulduklarında abla pembe-kırmızı bir renk almıştı. Yataklarına çekildiklerinde yaşlı abla, kız kardeşinin gizli gizli gülmesinden çok yalnızca cuma akşamları kullandığı haftalık hapının başına getirdiklerini düşünüyordu. Haftalık hapını sıcak ıhlamurla içtikten sonra bardağı lavaboya koyuyor, laçkalaşmış contanın azizliğiyle damla, bardak ve kaşığın hain işbirliğiyle o acayip sesler oluşuyor, günlerdir hayatını boşa zehir ediyordu işte... Burma kadayıf bıyıklar, evliya kabri, maymuncuklar, testereler yoktu artık. Ellerini yorganının üzerine çıkardı, ayaklarını olabildiğince uzattı. Soluk gece lâmbasının ışığı daha mı parlaklaşmıştı ne? Ne somyasıyla ayağa kalkıyordu, ne de çıtırtılar, hışırtılar duyuyordu. Artık rahatça uyuyabilirdi, hem de bir masal prensesi huzuruyla aylarca, yıllarca... Beyaz atlı prensi gelmese bile... ¥ Fatma PEKŞEN / SİVAS Bülbül Dertli bülbül konma güle Bak düşersin sonra dile Yanma nara bile bile Bil yanarsın nara bülbül. Gül anlamaz dilsiz olur Okşayamaz elsiz olur Tez solar bedensiz olur Gel dolanma garip bülbül. Gonca gül çok çabuk açar Nazlı olur senden kaçar Ayrılık zehrini saçar Bak ağlarsın garip bülbül. Sarı gül saramaz seni Uzak dur batar dikeni Bu sevda değil ki yeni Ağlatırlar garip bülbül. Kırmızı gül haşin olur Bir süre sırdaşın olur Bil baharın kışın olur Kışta kalma garip bülbül. Bulursan gülün morunu Bekleme değmez yolunu Kırar kanadın kolunu Uçamazsın garip bülbül. Beyaz gül tepeden bakar Yüreğinden kanlar akar Sevmeyende olmaz vakar Gel dolanma garip bülbül. Pembe gül sevdalar kokar Kur yapar kalbini yoklar Bu sevdayı kefen paklar Ölüm soğuk garip bülbül. ¥ Kadir YARALI / ANKARA Ağla da gel Gönülden gönüle ilet bu sesi, Sular gibi çağla da gel... Her sırrını açma sakın herkese, Bir kısmını bağla da gel... Güzel günler görmek için sabırla, Yüreğini dağla da gel... Yeşersin istiyorsan tekrar gülistan, Masumlarla ağla da gel... ¥ Durdu ŞAHİN / ÇORUM Filistin'in annesi Senin annenin de hayâliydi Bir insan annesi olmak Ve yaşarken yaşatmak Hür, özgür, gereğince Annenin de acaba diye Düşüncesi vardı Demiştir ki suçumuz Filistinli olmak Değil mi? Ama üzülme, Sen bir melek, O da bir şehittir Bizimse, İçimizde duyduğumuz acı Gözümüzdeki yaş Senin denizinde toplanan Bir bağlantı selidir Çektiğini çekiyorum Gördüğünü görüyorum Duyduğunu duyamıyorum Duyur Filistin'in annesi Tüm insanlara... ¥ Şengül ŞAHİN / BURSA Özlüyorum... Bir zamanlar seninle Tutuşarak el ele Yorulmadan koşardık Sahilden sahillere Şimdi bir rüya gibi Geride kaldı gitti Gitmez sanılan seni Bir dalga aldı gitti İsteseydin gitmezdin Bırakıp da sevgimi Hiç eriyip bitmezdin Bilseydin kıymetini Özlüyorum seni ben Gözlüyorum seni ben Haydi canım bana gel Bekliyorum seni ben ¥ Enver ARI / KONYA Adım hüzün Adım hüzün, sabahların sözlüsüyüm Gazel saçlı, sağnak gözlü, Ben bir ekim sürgünüyüm... Yüreğimde barınır şu yaşlı şehir, Çekemez ümitleri, soluğu kesilir. Her gece yalnızlıktır, Gündüzden gelen sefir... Nerelerde 'Anka Kuşu' kimbilir, Metrûk yürekler şimdilik emniyettedir, Umuda ısmarladım yoldadır, Bir varmış bir yokmuş dolu iksir... Usum sevdamın meskenidir, Salmam bu şehrin sokaklarına, Münzevi sevdaların nazarına gelir... Ey! Her an bakışlarımdaki sevgili, Ağladıkça sevdama can gelir... Adım hüzün, sonbaharın sözlüsüyüm Gazel saçlı, sağnak gözlü, Ben bir ekim sürgünüyüm... ¥ Zeynep ARSLAN / TUZLA Gönül bahçesi Gönlümün bahçesinde Kırk kilitli kapı var Aşıklar lehçesinde Sır örülmüş yapı var Gördüm engin bir tünel Çekti beni gizli el Çağlar ardı esti yel Belkıs bir hükümdardı Süleyman'ın mührüne Sırça saray sihrine Kuş dilinin ilmine Tarihler âşikardı Düş tünelinde gezi Ruhumu sardı sezi Sevginin endazesi Gönlümde aşkı kardı Erenler ülkesinden Erenler ilkesinden Aşıkların sesinden Gönlüm muradın aldı Kaf dağından öteye Vardım Korkut Ata'ya Bir o taya, bir bu taya Gönlüm takılı kaldı Gönlüm nurun bağında Gönlüm turun dağında Gönlüm düşler çağında Gönlüm orada kaldı ¥ Nihayet AĞÇAY / İSTANBUL
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109330
    % -0.31
  • 3.867
    % -0.62
  • 4.5554
    % -0.6
  • 5.158
    % -1.19
  • 156.209
    % -0.25
 
 
 
 
 
KAPAT