BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Korkuyla seyretti kızını...

Korkuyla seyretti kızını...

Telaşla çocuğu sarstı Zehra. Küçük kızın başı yanına düştü. Göz bebekleri büyümüştü. Yüzü kıpkırmızıydı. Telaşla haykırdı: - Asiye, yavrum, kızım, ne oldu sana...



Telaşla çocuğu sarstı Zehra. Küçük kızın başı yanına düştü. Göz bebekleri büyümüştü. Yüzü kıpkırmızıydı. Telaşla haykırdı: - Asiye, yavrum, kızım, ne oldu sana... Çocuk kesik kesik nefes alıyordu. O kadar ateşliydi ki Zehra’nın elleri yandı. Haykırdı: - Tuncer... Tuncer, çabuk gel!.. Küçük çocuk telaşla girdi içeriye. Kardeşini annesinin kollarında görünce kısa süren bir şaşkınlık yaşadı. Sonra toparlanıp sordu: - Ne oldu anne, Asiye’ye ne oldu? - Bilmiyorum oğlum, ne olduğunu bilmiyorum. Bak şunun haline. Çabuk, minderin altında para olacak. Ver bana... Çocuk şilteye doğru attı elini. Bir süre yokladı görmeden. Sonra iki eliyle kaldırıp baktı. Omuzlarını kaldırdı: - Burada bir şey yok anne... Zehra hayretle döndü ona doğru. Usulca, incitmekten korkarmışçasına bir yavaşlıkla yatırdı kızını yere. - Nasıl olmaz? Para oradaydı. Sen almadın değil mi? Bir adım geri çekildi Tuncer, ellerini kaldırdı: - İnan ki ben almadım ana... Onun doğru söylediğini hemen anladı Zehra. Kendisi gelip aradı şiltenin altını. Başka yerlere de baktı. Yoktu para. Bir naylon torbaya sarılı duruyordu oysa. Birden küçük oğlu Ümit’in oynadığı naylon torbayı fark etti. Uçarcasına gitti yanına oğlunun: - Bunu nereden aldın oğlum? Nereden buldun? Ümit güldü. Ellerini uzattı annesine doğru: - Baba... Baba... - Baban mı verdi oğlum? Başını salladı küçük çocuk. Yarım yamalak konuşmasıyla: - Baba verdi, sabahleyin baba verdi... dedi. Zehra kolları yana düşmüş bir şekilde ayağa kalktı. Kafasının içinde bin bir tane düşünce dolaşıyordu. Dudaklarını ısırdı çaresizlik içinde. Sonra ani bir kararla Asiye’yi kucakladığı gibi fırladı. Kapıyı kapatırken bağırıyordu oğluna: - Tuncer, evden bir yere ayrılma sakın, kardeşlerinin başında otur. Emine’yi oyala. Ben Asiye’yi doktora götürüyorum. Dışarıya çıkınca iki tarafına bakındı. Cebinde otobüs kartından başka bir şey yoktu. Beş kuruş parası bulunmuyordu. Aldığı gündeliği her seferinde getirip şiltenin altındaki naylonun içine koyuyordu. Asiye nefes alamıyor gibiydi. Şimdi paranın ne olduğunu düşünecek zaman değildi. Koşarak durağa indi. Ne taksi biliyordu, ne de başka bir şey. Zaten bilse de cesaret edemezdi... Çok geçmeden Bostanlı otobüsü geldi. Kucağında kızı, dikkatle bindi. Otobüsteki herkes hayretle kendisine bakıyordu. “Şehir böyle işte” diye geçirdi içinden. “Kimse kimsenin derdine ortak değil, aksine kaçıyor herkes. Bizim oralar böyle mi ya, beni bu halde kim görse, tanıdık tanımadık, koşardı yardıma...” Hafifçe salladı kızını kollarında. Asiye kendinde değildi. Annesine benzeyen siyah saçları terden yapışmıştı birbirine. Uzun kirpikleri kapalıydı. Yüzünü o çocukluğun verdiği güzel ve masum ifade kaplamıştı. Korkuyla seyretti kızını. Sonunda otobüs Bostanlı durağına gelince aynı dikkati göstererek indi. Koşar adımlarla Saadet’in evine doğru gidiyordu. Merdivenleri hızla çıktı asansöre falan boş vermişti. Kapıyı güçlükle çalabildi. Kucağındaki bebesi daha sık ama daha soluksuz nefes almaya başlamıştı. Çok geçmeden Saadet hanımın sesi duyuldu kapının ardından: - Kim o? - Abla benim, Zehra, aç ne olur... Saadet kapıyı açınca Zehra’yı perişan bir vaziyette, kollarında dünyalar güzeli bir kızla yüzüne bakarken buldu. ¥ DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT