BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Na'ber Didem?

Na'ber Didem?

Her tarafım sızlıyor. İnsan kaç yaşında yaşlanmaya başlar diye sorup duruyorum kendime. Ya da belki yaşlanmak yaşanmış yılların sayılmasıyla ölçülmüyordur. Mesela çektiğimiz acıları tartsak ve ona göre yaşımızı belirlesek daha adil olmaz mı?



Her tarafım sızlıyor. İnsan kaç yaşında yaşlanmaya başlar diye sorup duruyorum kendime. Ya da belki yaşlanmak yaşanmış yılların sayılmasıyla ölçülmüyordur. Mesela çektiğimiz acıları tartsak ve ona göre yaşımızı belirlesek daha adil olmaz mı? Giderek üşenmeye başlamak, giderek başkalarından daha az şey beklemek... Kısacası hayattan ümidini kesmek değil mi yaşlanmak? Eğer öyleyse ben yaşlıyım. Buna bağlı olarak her yerimin sızlaması normal. Allah'tan artık kalbim sağlam. Eskisi gibi vara yoğa sızlamıyor. Değeceklerle değmeyecekleri ayırt edebiliyor. Son tezime göre hiçbir kalp bunu otuz yaşından önce başaramıyor. Otuz, ilginç bir yaş dönümü. Hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini sandığınız bir rakam. Ama bir gün bir de bakıyorsunuz ki her şeyi değiştirmiş. En başta sizi! Bir tür kabuk bağlama yaşı. Eskisi gibi kolay kırılmama güvenliği. Buna bağlı olarak eskisi kadar derinden kahkaha atmama travması. Ama bana sorarsanız daha sağlam. Şimdi etrafıma baktığımda durmadan kendisine acı veren kişilerin peşinde koşmaktan bıkmayan gençleri görüyorum. Bir zamanlar ben de onlar gibiydim. Dünyadaki "en önemli insanları" kaybetmemek için akla karayı seçiyordum. Halimi gören annemler dertlerini anlatamamanın çaresizliği içinde kıvranıyorlardı. Şimdi ben derdini anlatamayanlar sınıfındayım. Biliyorum ki hiç kimse bu gençleri otuz yaşından önce uyandıramayacak. Uyandıktan sonrada bir daha uyumak imkansız. Dünya çok renkli bir gezegen. Her gelen dakika yeni sürprizlere gebe. Her an tetikte olmak lazım. Bu tetikte beklemek belki her yanımı sızlatan. Geçen gün eski eşimi aradım bir işle ilgili. Telefonun açılmasını beklerken tuhaf bir tedirginlik yaşıyorsunuz. Sanki binlerce kere aradığınız birisi değil aradığınız. Neyse. Telefon çaldı ve sonunda cevap geldi karşı taraftan. "Merhaba" dedim. "Merhaba. Bu sefer sesini tanıdım. Na'ber Didem?" dedi. Kendimle ilgili bilgileri yokladım. Yok, benim adım Didem değil. Hiç olmadı. Kendimi bildim bileli beni Selin diye çağırdı herkes. Ama "madem öyle, Didem olayım bari biraz" diye düşündüm ve bozuntuya vermedim. "İyilik" dedim. Bir sessizlik oldu. Ardından adeta yüksek gerilime tabi tutulmuş bir insanın ses tonu yankılandı telefon hatlarında. "Selin, sen misin?" İyi bir soru. Ben miyim? Bensem bunun bana faydası ne? Didem kendisini nasıl hissediyor? Benden daha iyi hissediyorsa neden ben Didem'liğe terfi edemiyorum? Konuşmanın geri kalanı, eski eşimin tarafımdan bilinen, tahminen Didem tarafından henüz bilinmeyen sinirli ve itici tarzına tahammül ederek geçti. Bir gün Didem'in de bilmekten kurtulamayacağı bu gerçeği önceden öğrenmiş olmanın gücü ile gülümsedim. İnsanlar değişmez. Değişemezler! Ne ben ne eski eşim... Neysek o olarak kalacağız ölene kadar. Vay Didem'lerin haline!
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT