BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Akşamki tatsız olayı düşündü...

Akşamki tatsız olayı düşündü...

Yakup, kısa boylu çırağın yanı başına bıraktığı çaydan bir yudum daha aldı. Dudaklarının kenarına sıkıştırdığı sigaranın dumanı yüzünden bir gözünü devamlı kısık tutuyordu.



Yakup, kısa boylu çırağın yanı başına bıraktığı çaydan bir yudum daha aldı. Dudaklarının kenarına sıkıştırdığı sigaranın dumanı yüzünden bir gözünü devamlı kısık tutuyordu. Anlaşılmaz bir şeyler mırıldanarak bir taş çekti ortadaki yığından. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Rahatlamış gibiydi: - Oh be! Nihayet, geldi işte, biter ağabeyler, bu el de benim... Masaya oturduğundan beri dün kaybettiği parayı çıkarttığı gibi biraz da üzerine kâra geçmişti. Keyfine diyecek yoktu. İçinden "bir iki el daha oynayıp şu parayı biraz daha çoğaltırsam çok iyi olacak" diye geçiriyordu. Masadaki diğer adamlardan biri söylendi dişlerinin arasından konuşur gibi: - Bu ne şans böyle hemşehrim, taş mı çalıyorsun yoksa? Yakup kaşlarını kaldırdı: - Ağzını topla efendi, ben hırsız mıyım be? Etrafta dolaşan kahveci çırağı, elindeki tepsiyi sallayarak o tarafa koşturdu. Konuşulanları duymuştu. Hemen müdahale etti: - Aman ağabeyler, gözünüzü seveyim, tatsızlık çıkarmayın, şurada adam gibi güzel güzel oynuyorsunuz, bir şey çıkartırsanız rüyanızda görürsünüz bu kahveyi bilmiş olun. Patron çok sinirlidir, anında kendinizi karakolda bulursunuz bilmiş olun... Ona göre... Ne var? Ne oldu şimdi? Nedir derdiniz sizin? Her iki adam da birbirlerine öfkeli bir bakış fırlattıktan sonra önlerine baktılar. Taşlar yeniden dağıtılmaya başlanmıştı . Yakup saatin bile farkında değildi. Ne öğlen yemeği yemiş, ne de aklına gelmişti. Sadece para kazanma hırsı kaplamıştı bütün benliğini. Kumarın heyecanından karşı konulmaz bir zevk almaya başlamış, o gerginliğin sonunda başarmak ve şansını iyi kullanmak arzusu bir tutkuya dönüşmeye yüz tutmuştu. Taşları önündeki tahtaya dizdikten sonra yan gözle, fark ettirmemeye çalışarak oyun arkadaşlarını süzdü. Hepsinin kaşları çatıktı. İlk taşı yanındaki adam attı yere. Dikkatle takip etti Yakup, işine yaramadığını görünce bir tane çekti. Güzeldi. "Bu sefer de şanslıyım galiba" diye geçirdi içinden. Yüz hatları gevşemişti. Atacağını atıp arkasına yaslandı. Bir sigara daha yaktı. Bugün sabahtan ikindiye kadar bir paketi bitirmişti. Derin bir nefes çekti sigarasından. Akşamki tatsız olayı düşündü. Yaptıklarını hayal meyal hatırlıyordu. Karısına attığı tokadı, oğluna bağırışını hep bir rüyaymış gibi algılıyor, kendine konduramıyordu. Gece derin bir şekilde uyumuştu. Aslında ona uyumuş demek de doğru değildi. Bal gibi de sızmıştı. İçkiye alışık olmayan bünyesi bir şişe birayla karısını dövecek kadar, evi şiddetten kasıp kavuracak kadar benliğini yitirmesine neden olmuştu. - Bu gece bir şeyler alayım, erkenden gidip gönlünü alayım Zehra'nın diye düşündü içinden. Sıra ona gelmişti. Yanındaki kel kafalı adamın uyarısıyla oynadı. Birkaç dakika sonra karşısındaki adam tahtayı açtı. İçinin öfkeden kabardığını hissetti. Dişlerinin arsından tükürür gibi fısıldadı: - Kahretsin... Bu el kaçar mıydı be? Biraz önce kazandığını geri vermişti. Hemen yeniden başladılar taşları dizmeye. Karşısında oturan adam kazanmanın verdiği sevinçle fikrini attı ortaya: - Bunu biraz daha yükseltelim beyler, çocuk oyuncağı gibi kalıyor, zevki olmuyor... Çakır gözlerini açarak baktı adama. - Ne kadar mesela? - Oyunu yüz yapalım... tadı çıksın... İrkildi. Bu karısının bütün bir gün durmadan çalışıp el kapısından kazandığı paraya eşitti. İçinden bir ses "oyna" diye ısrar ediyordu bir yandan. Sanki para çoğalırsa daha çok kazanacak, düze çıkacaktı. Kaşlarını kaldırdı, sigarasından bir nefes daha çekip arkasına yaslandı: - Benim için hava hoş, ben varım... Saadet hanım eczacı kadına parayı uzatıp torbayı aldı. Hastanenin yazdığı ilaçları alıyordu. Arabayı yolun kenarına park etmişti. Zehra ve kızı içerideydi. Zehra usul usul kızının siyah terden yapışmış saçlarını okşuyordu. Biraz gözü açılmış gibiydi Asiye'nin. Saadet ona bakınca iri çakır gözlerini hayranlıkla seyretmişti. Saçlarını ve teninin beyazlığını annesinden, gözlerinin rengini babasından almıştı küçük kız. Tıpkı Zehra'nın bakışları gibi masum, art niyetsiz ve sakin bakışları vardı. Hayretle göz gezdirmişti hastane duvarlarında. Doktorun yaptığı bir iğneyle açılmıştı. Sorun tamamen akşam yaşanan tatsız olayın, sebepsiz şiddetin yüzündendi. Saadet ve Zehra daha hiçbir şey konuşmamışlardı bu konuda. Genç kadın eczaneden çıkıp arabaya koştu. Biraz daha oyalansa trafik polisine yakalanabilirdi. Çünkü park ettiği yer kurallara aykırıydı. Hemen çalıştırdı motoru: - İyi ki polis yok etrafta... diye söylendi. Zehra kızının yüzünü hastanede ıslattığı mendiliyle bir kez daha sıvazladı: - Allah senden razı olsun abla, tuttuğun altın olsun. Yavrumu böyle görünce senden başka kimse gelmedi aklıma. Çaresiz kalıverdim. Yol bilmem, iz bilmem. Saadet gülümsedi: - Tabii, iyi ettin akıl edip gelmeyi. Bak önemli değilmiş derdi. Ama çocuk hassas belli ki.. Şimdi anlat bakalım, ne oldu akşam? Neden bu hale koydu seninki seni utanmadan... Önüne bakıp yutkundu Zehra: - Ben de anlamadım abla. Böyle adam değildi Yakup... Daha bugüne kadar fiske vurmadıydı bana. Oğlana sinirlendi. O da ayrı bir dert. Sokak çocuğu arkadaşlar bulmuş, neredeyse dokuza geliyordu akşam geldiğinde. Kızdı adam. Ben de ayırayım dedim, arada kaldım. İşte bu yüzden... Saadet hanım gözünü yoldan ayırmıyordu. Trafik çok sıkışık değildi. Yeni yapılan sahil yolundan Karşıyaka istikametine döndü. Sahilden gidecekti Bostanlı'ya. - Yani özellikle sana vurulmuş değil, öyle mi? Zehra kekeledi: - Aslında... Bana değildi de, ben karışınca bana döndü. Zaten içkiliydi... DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT