BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Romanlaşan Hayatlar (Değerlerimizi kaybettik)

Romanlaşan Hayatlar (Değerlerimizi kaybettik)

Bu haftaki konuğumuz Akupunktur Derneği Başkanı Dr. Nüzhet Ziyal:



Kimdir? Erzincan Kemaliye doğumlu. İstanbul Tıp Fakültesi Mezunu. Göğüs ve iç hastalıkları uzmanı. 1952-1960 Süreyyapaşa Senatoryumu sahibi ve başhekimi. 1970’ten beri akupunktur çalışmaları yapıyor. Japonya Ryodorakv sertifikası sahibi. İngiltere-Almanya Akupunktur Dernekleri üyesi. 1984, Avrupa Akupunktur brd. Başkanlığı şeref madalyası sahibi. Yine 1984’te Dünya Kongresi tarafından Ph.D. fahri doktora ünvanı aldı. Halen Akupunktur Derneği Genel başkanlığı yapan Dr. Ziyal’in elliye yakın makalesinin yanında bir de Bilimsel Akupunktur isimli kitabı vardır. Pişmanım Pişmanlığın faydası yok. Ama şu var ki, Türkiye’de araştırma imkanı hiçbir zaman olmadı. Ben ise araştırma ruhuna sahibim. Şimdi kafamda öyle araştırma konuları var ki, bir de bakıyorum beş sene sonra bir başka ülkede çıkmış... Peki Türkiye’de olsa da biz bulsak bunu? Maalesef böyle bir imkan bizim ülkemizde yok. Buna çok üzülüyorum. Bilime ilgi yok Bizim ülkemizde araştırma ruhuna sahip olmadığımız için, sağlıkta da çok gerideyiz. Taklitçilikten öteye gidemiyoruz. Mesela bir ilaç firması bir ilaç çıkartıyor ve faydalarını kendine göre sıralıyor. Aynen kabul ediyoruz. Hiç araştırma yapmıyoruz. Ama bir senede piyasaya otuz çeşit tansiyon ilacı çıkmasının mantığını da düşünmüyoruz. Demek ki yan etkileri vs. ortaya çıktıkça değiştiriyorlar. Nasıl ki sanayide taklitçilikten henüz tam olarak kurtulamadıysak, ilaçta da taklitçilikten kurtulamıyoruz. Bu neden peki? Mevzuat yetersiz Bilir misiniz ki Türkiye kanunlarına göre bir ilaç ruhsatı alırken, mutlaka bir yerden bir ilaç alıp kopya ederek almak zorundasınız. Yani yeni bir ilaç bulup verirseniz, Sağlık Bakanlığının size ruhsat verme imkanı yok. Böyle bir kanun yok. Bir doktor çamdan çıkardığı iyotun astıma iyi geldiğini bulmuş. Gerçi elli sene öncesinin Alman kitaplarında iyotun astıma iyi geldiği var ama, bu naturelini bulmuş ve şurup yapmış. Adam “Ben bunun ihtira beratını alacağım” dedi. Onbeş sene Bakanlıkta uğraştı. En son bir bakan diyor ki, “Türkiye’de sen bunun beratını alamazsın. Çünkü böyle bir icada ne yapılacağına dair kanunumuz nizamnamemiz yok” Onun için ben hakikaten, bu konuda Türkiye’de çalışmış olmaktan mutsuzum. Böyle ilgisizlik olmaz Ben bugün dünyada ilk kez iki hastalığın tedavisini buldum. Bu ne demek? Dünya yerinden oynar. Ama maalesef bunu Türkiye’de kimseye, hiçbir üniversiteye anlatma imkanı yok. Ya gülüp geçiyorlar, ya da “Kardeşim sen ne yapıyorsan yap, bizi bu işe bulaştırma!” diyorlar. Ben de kendi kudretim kadar ulaşabildiğim insanlara ulaşabiliyorum. Oysa bu konuya destek verilse çok daha insana faydalı olunmaz mı... Hangi hastalıklar? Birincisi, miyopati dediğimiz kas erimesi hastalığı. Bunun dünyada ilk defa tedavisini ben başlattım. Bundan dolayı İsveç’te 1984 yılında bana fahri doktora payesi verdiler. Kabul ettiler orda. İkincisi de, Akdeniz ateşi hastalığı. Bunu da ilk defa ben tedavi ettim. Başardım. Bu hastayı da alıp kongreye götürdüm. Rusya’da, İngiltere’de, Paris’te uğraşmış, tedavi olamamış. Biz bunu altı ayda tedavi ettik. Onbeş yıldır pırıl pırıl yaşıyor. Ardından en az kırk tane hasta daha tedavi ettik. Bu iki hastalığın tedavisini dünyada ilk defa ben tedavi ettim. Ama Türkiye’de olduğum için ne ilgilenen oldu ne alaka duyan. Çok üzülüyorum Türkiye velev ki yeniden zengin olur. Ekonomik yönden müreffeh bir ülke olur, çok büyük devlet olur... Fakat neyleyelim ki, manevi değerleri kaybettik. Saygıyı, sevgiyi, hoşgörüyü, güveni kaybettik. Artık bunlar geri gelemez... İşte buna çok üzülüyorum. Türkçe de bitiyor Bizim zamanımızda İstanbul lehçesiyle konuşmak bir marifetti üniversitede. Bizden sonra gelen taşralılara da aynı ikazı yapardık. Onlar da ikazımızı dinlerdi. Mezuniyetten sonra pırıl pırıl bir lisana sahip üniversiteli gençler çıkardı. Ama maalesef bugün televizyonlarda, Türkçe’yi mükemmel konuştuğu halde, başka lehçeyle konuşursa alkış topluyor diye, Türkçe’nin güzelliğini bozmaya kalkışan sanatkarlar var. Kötüye gidiş var Televizyon programlarımız kötüye gidiyor. İnsana vahşeti, saygısızlığı, terbiye noksanlığını öğretiyor. Bakın şimdi %50 indirimlli mağazalar var. O mağaza başta %30 kârla satış yapsa, bu pahalılık da olmayacak, bu indirim edebiyatı da olmayacaktı. Herkes para peşine düştü. Karşıma gelen genç doktor diyor ki, “Hocam bana para kazanacak bir iki metodu öğret. Diğerleri beni ilgilendirmez!” Böyle diyor. Sen bu adamın doktorluğundan ne beklersin?.. Dolayısıyla iyiye giden bir şey pek göremiyorum ama hep duâ ediyoruz iyiye gitsin diye... Beğeniyorum Yalnız iyiye giden bazı kurumlar var. Karayollarının her şeye rağmen iyiye giden çalışmaları var. Türk Hava Yolları’nın fevkalade dünya çapında iyiye giden çalışmaları var. Bunlara mutlu oluyorum. Bazı sanayi sektöründe taklitçiliği bırakıp da kendi imal eden gruplar var. Bunlara seviniyorum. İnanmıyorum Bu kötü gidişatın düzeleceğine inanmıyorum. Düzelmek için yola girmek lazım. Yola girmiş değiliz ki düzelsin... Ben kötümser hal aldım maalesef. Bundan 30-40 sene önceki ineklerin verdiği sütle şimdi kaburgaları çıkmış ineklerin verdiği süt bir mi? Hatta bugünkü ineklerin sütünün sağlıklı olacağına bile inanasım gelmiyor. Hayvan nesli bozuldu. Hayvan nesli bozuldu da sebze nesli bozulmadı mı? Bir elma bulabiliyor musunuz? Kırk sene önceki bir şeftaliyi bugün bulabiliyor musunuz? Hiçbir şeyin tadı kalmadı... Tek arzum Bu milletin helak olmadan, parçalanmadan, dağılmadan, birbirini yemeden iyi idarecilerle, iyi öğretmenlerle, iyi din adamlarıyla el birliğiyle ülkenin kurtularak, maddi yönden olduğu kadar, manevi yönden de arzu edilen bir ülke haline gelmesi... İlmi Çin’den almaya gittim Ben, akupunkturla 1970’te tanıştım. Londra’daki bir hastanın, “Akupunktur’la tedavi oldum” demesi bana ışık tuttu. Bunu duyunca doğruca o doktora gittim. Adam bana kapısını açtı ve dedi ki: “Bunun merkezi Japonya ve Çin”dedi. Yol gösterdi. Yol param yoktu... Ama gitmeliydim... Birincisi araştırmacı bir ruha sahip oluşum bunu emrediyordu. Bir diğeri de Sevgili Peygamberimiz... Çünkü bazılarının dediği gibi, “İlim Çin’de de olsa alınız” değil, “Çin’deki ilmi bilhassa gidip alınız” diyordu Peygamberimiz. Ve oradaki ilim dünyanın en büyük ilmiydi... Çünkü beşbin yıldan beri değerinden hiçbir şey kaybetmemiş bir ilimdi. Üstelik, kapsamadığı hiçbir alan yok... Şu anda sadece benim kullandığım 106 hastalıkta % 100 başarı elde eden bir ilim. O halde ilimlerin en büyüğü... Kendi imkanımla da olsa gitmeliydim... O ilmi öğrenmeliydim... Antalya’da bir villam vardı, sattım. Bir hafta sonra ordaydım. Japonya’ya gidip, sözü edilen doktoru buldum. Benimle yakından ilgilendi... Kendi öğreteceğini öğrettikten sonra, “Bu işin kaynağı Çin’dir” deyip oradaki hocasına gönderdi. Gidip orada da artırdım bilgimi... Ve yılda beş altı kez gidip gelerek bilgilerime yeni bilgiler kattım... Bunları öğrenirken niyetim, benim öğrendiğim gibi, benden sonra da ülkeme bu ilmi bilen kimseler yetiştirmekti... Nitekim sayıları çok fazla olmasa da, yeni yeni doktorlarımız bu ilmi öğrendiler... İnsanımıza şifa dağıtmaya devam ediyorlar... Bu konuda ne üniversiteler, ne de diğer akademik çevreler, yeterince ilgi duymadılar... Oysa alternatif tıp olarak karşılarında bir umman duruyordu... Tek tesellim şu ki, tedavi edilen insanlarımızın, bize dua etmeleridir...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT