BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

(Hüzün, gurbetin verdiği burukluktu... Hasret damla damla akıyordu gözlerimizden) Cenk’in okul arkadaşı Adis, otomobiliyle bizi karşıya, Haydarpaşa Gar’a götürdü. Bir gün evvel de, “iyi yolculuklar” demek için Adis, ailesi ile birlikte gelmişti.



Cenk şimdi asker (Hüzün, gurbetin verdiği burukluktu... Hasret damla damla akıyordu gözlerimizden) Cenk’in okul arkadaşı Adis, otomobiliyle bizi karşıya, Haydarpaşa Gar’a götürdü. Bir gün evvel de, “iyi yolculuklar” demek için Adis, ailesi ile birlikte gelmişti. O gün akşam kararlaştırmıştık. Bizi karşıya Adis götürecekti. Yoksa, yol meşakkatliydi. Zeytinburnu’ndan banliyö trenine, oradan Sirkeci’ye, Eminönü’nden Kadıköy’e, nihayet Haydarpaşa Gar’a varacaktık. Taksiyle de gidebilirdik, ancak emekli de cüzdan hastaydı, el yakıyordu. Gardaki bekleyiş Gara geldiğimizde rüzgâr fırtınayla karışık esiyordu. Çiseleyen yağmur, ahmak ıslatan cinstendi. Başımdaki bereyi çekiştirip kulaklarımı örttüm. Eşim ve çocuklarım da sıkı giyinmişlerdi. Biraz yürüdük. Bekleme salonuna geçtik. Salon sıcak ve temizdi. Kanepeler vernikli, kapılar vitray, tavan süslemeleri, yaldızlı kartonpiyerler, konukseverliliğimizin değişmez tarihi öyküsüydü... Cenk’in arkadaşları, Gülsüm ve Ömer bizden biraz önce gelmişlerdi. Rabbim bu günleri de göstermişti. Cenk, yüksek makine mühendisiydi. Kısa dönem er olarak askere gidiyordu. Cenk’ten üç yaş küçük Veli de kısmet olursa ağabeyinin dönüşünden sonra asker olacaktı. Elektrik mühendisiydi. Onları yetiştirip topluma kazandırmak, vatan bekçiliğine göndermek, memur halimle kolay olmamıştı. Ay sonunu iple çekerdik. Yine de halimize şükür diyorduk. Devletimizin verdiği lojmanda oturuyorduk. Kira derdimiz yoktu. Yıllar saçlarımızda kırağı... Henüz anlatamadığım nice askerlik anılarım vardı... Gençlik, yerini, biz hiç farkına varmadan yine gençlere bırakıyordu. Anıların, onlarla kendini tazelediği gibi... Trenin hareket saati yaklaştıkça bekleme salonu da doluyordu. Hep birlikte laf ebeliği yapıyor, biraz da içimizdeki hüznü dağıtmaya konuşuyorduk. Bir ara Cenk, “Kaç mühendisiz? İçinizde bir yüksek var, o da benim. Siz küçük mühendisler” diyordu. Gülsüm, kızım Gülgün’e işaret etti. Hep birlikte kalktık. Cenk, üç nolu vagonla seyahat edecekti. Vagonun önüne geldik. Sırayla vedalaştık. Lokomotifin, iniltili haykırır sesiyle, vagon tekerlerinin yavaş hareketi hepimizi birden heyecanlandırdı. Cenk, ay yıldızlı vagon penceresinden buğulu gözlerle bize ve arkadaşlarına bakıyordu. Cenk’in dudaklarının titrediğini hissediyordum. “Allahaısmarladık” diyordu. Bir an göz göze geldik. İçimin, hüzne dair nice senfoniler bestelediğini, dillerin susup, ne görmüşsem, gördüklerimin dillendiğini ve hasrete dair ne varsa duyuyor, işitiyordum. Oysa onların memleket bekçileri, Mehmet olmaları, insana sevinçten başka ne verebilirdi. Hüzün, gurbetin verdiği burukluktu. Hepimiz, vagonlar gözden kayboluncaya dek el salladık. Hasret, damla damla akıyordu gözlerimizden. Cenk’in cep telefonu bendeydi. “Eğitimden sonra müsaade ederlerse bana gönderirsiniz” diyordu. Telefonunun rehberinde nişanlısına “Kelebeğim” rumuzunu koymuş. Öyle ya, ben de bir zamanlar eşime “Yeşil Gözlüm”ü tercih etmiştim. Asker göndermelerde o günler bir başkaydı. Komşular bir mahalle, bir köy gibi, dolu dolu, doldururlardı meydanı. O günler bayramdı. Kuş yuvadan uçuyor Bir alay dolusu insan doldurmuştu istasyonu... Öbek öbek ateşler yakıldı. Çevresinde halaylar çekildi, zeybekler, birdirbirler oynandı. Bağrış çağrışlar, ıslıklar... Gençler eğleniyor, yaşlılar gençliğini hatırlıyorlardı. Babamın elli altı binlik dediği çift kanatlı buharlı lokomotifin yanık düdüğü herkesi yerinden oynattı. Kısa bir süre sonra, sessizliği yine kara tren bozdu. Yine vedalaşıldı. Sıkı sıkı tutulan eller çözüldü. Gözlerden ırmak ırmak yaşlar boşaldı. Gurbet tasası kavurdu yürekleri... Gidip de dönmemek vardı. Şükür savaş yoktu ama ölüm vardı. Bir türkü gibi çalınan kara trenin buharlı düdüğü, tren gözden kayboluncaya kadar yanak yanak duyuluyor, yürek yangını alevleniyordu. Yaşlı bir ana bir yandan haykırıyor, bir yandan yapığı ile gözyaşlarını siliyordu: “Mehmet’im, evimin orat direği” diyordu. “Eve gidince kınalı kekliğine ne diyeyi.” Mehmet’in kınalı kekliği, Mehmet ile kasabada vedalaşmıştı. Yeni doğum yapmıştı. Oğul balı birkaç aylıktı. Üşütmeyeceklerdi. Yaşlı ana, hasretin acısını geliniyle birlikte paylaşacaklardı. Ancak ana yüreği daha yangındı. “Kekliğine ne diyeyim” diyordu. Nasıl da anılar birbirini kovalar, birbirini bir hücre gibi yenilerdi. Cenk’in Kelebeği de, Mehmet’ini Ankara da karşılayacak, Malatya’ya uğurlayacaktı. Cep telefonundan rehberi listeledim. Kelebek bölümüne “Kızım ömrünüz uzun olur inşallah. Kısmet olur da bu baharı düğününüzle destanlaştırırız” mesajını geçtim. Adis, bizi eve bıraktı. Uyku her ne kadar gözlerime otursa da, Cenk’i şimdiden özledim. Biliyorum, hasret biter başka hasretler başlar. Komşu hasreti, dostluk hasreti, aşk hasreti, hısım akraba hasreti... Oğul hasreti hepsini bastırdı. Ne yapalım vatan sağolsun!... ¥ Kemal Süha ESEN / İSTANBUL Bir öğretmenim... Ben bir öğretmenim Bahçıvanıyım güzel gönüllerin Onları ilimle beslerim Sevgi ve dostlukla süslerim Onlar benim çiçeklerim Her birinde bir renk Her birinde bir ahenk var Bir bakın hele Sümbül’lere, Yasemin’lere, Lale’lere Haydi bir bakın Nergis’lere, Çiğdem’lere, Gül’lere Kelimelerimle bulut Cümlelerimle yağmur olurum Su olur da akarım Benim çiçeklerim dedim ya Ülkemin de geleceği onlar Ben hepsine gözüm gibi bakarım... Ben bir öğretmenim Cerrahıyım genç beyinlerin Şırıngamda ciltler var Neşterim kalemim Serumum ilim ve sevgi dolu Gelmesini bekliyorum Ahmet’lerin, Ayşe’lerin, Ali’lerin... Bir öğretmenim Ülkem için birlik ve beraberlik Dünya için evrensellik Hedeflerim... Bir öğretmenim ben Ayna olmalıyım öğrencilerime Topluma güzellikleri onlar yansıtmalı Kötülüklerin zerresi kalmamalı, Olumsuzlukları sökmeliyim yüreğimden Bir pınar olmalıyım, Bazen de bir çağlayan Güzellik, dostluk, sevgi fışkırmalı Saygı ve ilim akmalı topluma benden Bir öğretmenim, Geleceğe hep ümitle bakarım Öğrencilerim canımdır benim Ben cana can katarım... ¥ Enver ARI / KONYA Alışmışsın sen Anladık güzelsin bu havan kime? Bir insan vurulmuş güzel yüzüne, Kaçıp da güzelliğini gizlercesine, Sevip de terketmeye alışmışsın sen... Açan bütün güller solmuş, Gençliğim meçhulde kaybolmuş, Ağlamak benim, terketmek senin olmuş, Sevip de terketmeye alışmışsın sen... Nasıl da sevmiştim seni, Yitirdim kaybettim benliğimi, Silmedim kalbimden senin sevgini, Çile çektirmeye alışmışsın sen... ¥ Kadir DAL / ERZURUM Kalır Günler sensiz geçer gider, zamansız, Sarı takvim yaprakları kalır elimde. Hüzünlü anılar yakar beni insafsız, Eski fotoğraflar kalır albümde... Güneş sensiz aydınlatır sokakları, Geceden arta kalanlar saklanır bende. Ufukta belirirken altın pırıltıları, Gümüşi günler kalır göğümde... Bu şehir sensiz yaşanmaz artık, Bütün güzellikler kalır mazide. Sanma bizden bir iz bırakamadık, Bu sevda ibret olarak kalır tarihe... ¥ Ebru ONAT / AMASYA Nerde buluşalım? Sen gülleri çok seversin, Güllerin açtığı yerde buluşalım. Kırmızı laleyi hep översin, Çiçeklerin açtığı yerde buluşalım. Sessizce kıyıya vuran dalgalarıyla, Çığlık çığlığa uçuşan martılarıyla, Tuzlu olan sularıyla, Denizin olduğu yerde buluşalım. Hasan der ki; bir gün öleceğiz, Bu dünyayı bırakıp, ahirete göçeceğiz, Haklı haksız Hakk’ın huzuruna çıkacağız, İşte orda, mahşerde buluşalım... ¥ Hasan KEŞLİ / SAMSUN Asi yaprağım Kuruyup düşmene üzülmem senin Dalda bir türlü duruşun vardı Paramparça olsun vücudun senin Rüzgâra kokunu verişin vardı Güvendiğin o yel savursun seni Güneş sıcağıyla kavursun teni Sürünmektir kibrin bedeli Toprağa yukardan bakışın vardı Sararıp derdinden bir hal alasın Fırlatsın dallar seni yalnız kalasın Sen ömrünce bir değer olmayasın Düşene öylece gülüşün vardı Kelebekler başucunda kanat çırpardı, Kuşlar şarkı söyler, yağmur yıkardı Sevinç çığlıkların arşa çıkardı Bitmez zannettiğin baharın vardı Yerin gönlüm olmalıydı asi yaprağım Senin de düşeceğin yer benim toprağım Seni bir kez arayıp sormayacağım Halimi görmeden gidişin vardı. ¥ Bekir KALE / KOCAELİ Gel Gecenin bağrında ağlar çocuklar, Hiç ısıtmayan bir kucaktayız, gel. Bu çığın önünü kesmiş yasaklar, Belki de daha ilk duraktayız, gel... Tutmuyor kanadım, bağlandı kolum, Bir ıssıza düştü apansız yolum, Işığı gözümde dondurdu ölüm, Duasız mezarda, kuraktayız gel... Yüreğim kuşkulu, hislerim ezik, Tamburda çırpınır, agora diyen müzik, Çileler boynumda çıkmaz bilezik, Bu alfabede dev bir noktayız, gel... Ne gün bahar olur çetin kışların, Başka iklimlere göçtü kuşların, Sonsuz kadar uzak, uzak mı yarın, Avcılar ardımda, tuzaktayız, gel... Makyajı kanlıydı bu gece ayın, Izdırap ateşi yanarken köyün, İster beni kızgın çöllere koyun, Yağmurlar getiren dudaktayız, gel... ¥ Hüseyin ÖZKAYNAKÇI / İSTANBUL
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT