BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Ramazanı Türkiye ile yaşayın

Ramazanı Türkiye ile yaşayın

Birbirinden güzel menkıbeler, ibret dolu hadiseler, okunacak dualar, yemek tariflerinin yer aldığı sayfalarla ramazanın tadına varın...



HOŞ GELDİN Bütün İslam âleminin Ramazan-ı şeriflerini tebrik ediyoruz... Sulu yemek fakirlik alametiydi Osmanlı’nın çöküşüne yakın halk fakirleşir, et fiyatlarının artmasıyla yeni tadlar sofralara dahil olur. Daha az malzemeyle daha fazla insanın doyurulması sulu yemek kültürünün ortaya çıkmasına sebep olur. > TOLGA USLUBAŞ Et fiyatlarının (koyun etinden bahsediyorum) ekmek fiyatının sadece 2 katı olduğu 1500’lerin başı; külbastıların, kalyelerin, yahnilerin dönemidir. Buna karşılık sığır eti doğrudan tüketilmez, bu etten sadece pastırma ve sucuk yapılır. Ekmekler, yemeğin suyuna banmak için değil, etlerin üzerine konulup yendiği tabak vazifesi görür, porsiyonlar da hayli kallavidir. ET FİYATI İKİYE KATLANDI... Bir buçuk asır devam eden etin saltanatı 1640’larda değişmeye başlar. Sığır ve dana eti de artık defterlerde yerini alır ve koyun etinin yarısına satılır. 1502’de et fiyatı ekmek fiyatının iki misli iken, 1640’larda dört misline fırlayıverir. 1593-1606 Osmanlı-Avusturya savaşlarında Eflâk ve Boğdan’ın isyanlarından sonra Tuna bölgesinden istenildiği kadar koyun sürüleri getirilemeyince, Osmanlı yönetimi et fiyatlarını serbest bırakmak zorunda kalır ve et fiyatları tırmanır. Bu durumda İstanbullular giderek daha az et yemek zorunda kalırlar. Bu mutfak alışkanlıklarının kökünden değişmesi demektir. Hal böyle olunca kalye ve yahnilerde et miktarı gittikçe azalır ya da tümüyle yok olur, dolmalar ve zeytinyağlı yemekler gelişir. Sakatatlar, ciğer ve işkembe daha çok miktarda tüketilmeye başlar. Artık böreklerin de (çakıl böreği, tâbe kâhisi, katmer kâhî) çeşidi artmıştır. Balıkla pek arası olmayan Osmanlı halkı, ucuz olduğu için artık onu da sofralarına dahil eder. PATATES, MERCİMEK, NOHUT 16. yüzyılın sonlarına doğru pirinç, mercimek, nohut ve şekerin bol olduğu Mısır’ın fethedilmesiyle birlikte Osmanlı yeni tatlarla tanışır. 18. Yüzyılın sonlarına doğru Amerika’dan gelen yeşilbiber, kırmızı biber, çalı fasulyesi, bezelye, karnabahar, patates ve mısır ile mutfak kültürü ciddi mânâda değişir. Azınlıklara has yemekler de yavaş yavaş Osmanlı mutfağına girer; Arnavut ciğeri, Çerkez tavuğu, Tatar, Boşnak ya da Nemçe böreği, papaz yahnisi, Acem ya da Türkmen pilavı, İzmir köftesi, Laz böreği, pandispanya... BÜTÜN SUÇ DOMATESTE... Osmanlı Mutfağı’nın çöküşüne son darbeyi ise domates vurur. İstanbul’a 17. yüzyılın sonlarında giren kiraz büyüklüğündeki domatesler, önceleri yeşil olarak tüketilir. Dolması, çorbası, zeytinyağlısı yapılır, kırmızıya döndüğünde de çöpe atılır. Kırmızısının da yendiği anlaşıldığında artık Osmanlı İmparatorluğu çöküşe geçmiş, insanlar fakirleşmiştir. Daha az malzemeyle daha fazla insanın doyurulması sulu yemek kültürünün ortaya çıkmasına sebep olur. Eski tatlar da gider, domates içine girdiği yemeği tesiri altına alır. Bu arada maya keşfedilir, süngerimsi ekmekler ortaya çıkar. Artık fakir için “ekmeği suya banma” dönemi gelmiştir. Hatta aynı kemiğin birkaç defa kaynatıldığı dönemler başlamış, azametli mutfak dönemi bitmiştir. Bol kepçe külbastılar, kalyeler ve yahniler mazide kalır... SADECE KOYUN ETİ YENİRDİ Etin hayli ucuz olduğu dönemlerde ana besin kaynağı hep koyun eti oldu. Kasaplarda sığır eti pek bulunmaz, bu etten sadece pastırma ve sucuk yapılırdı. TENCERE YEMEĞİ, UCUZ ESNAF LOKANTALARINDA YAPILIRDI ‘Ekmeğin suya banıldığı’ yemekler sadece sokak ortasındaki esnaf lokantalarında olurdu ki, bunlarda bile çeşit çeşit et yemekleri yapılır, bol kepçe servis edilirdi. Türkiye ne ise Suriye de o Suriye’de ramazan yalnızca oruç ve ibadetin yapıldığı kutsal bir ay değil, toplumunun gelenek ve alışkanlıklarını şekillendiren bir sosyal fenomendir. Türk mutfağına çok benzeyen Suriye mutfağında lokantalar, “Halep Kebabı” adıyla Adana kebaba benzer ızgara yemekler sunar. Baharat kullanımı bazen o kadar yoğun ki, yer yer acı biberin miktarı veya kakulenin rayihası yemeğin lezzetini bastırabilir. Halep mutfağında bolca bulunan yemeklerden biri de yemek önsesi yenen atıştırmalıklar ve salatalar. Tahini bol humus, babagannuş, mutabbal, muhammara, taze kekikten yapılan zahter salatası, ejjeh (sebzeli omlet), mutabbak (soğanlı patlıcan yemeğimiz). Ana yemeklere gelince başı Güney Anadolu ile kültürel paralellik gösteren Kebbeh/kubbe/kıbbe (içli köfteler) ve dolmalar çeker. İçli köfte yapımında et ve bulgur macun haline gelene kadar yoğrulur içine bol baharatlı kıyma, çam fıstığı veya ceviz gibi malzemeler doldurulur. Şam tatlısı ise en meşhur iftariyeliktir. MANİSA KEBABI Malzemesi: > Yarım kg dana kuşbaşı et > 2 tane domates > 2 tane soğan > 3 tane çarliston biber > 10-15 tane mantar > 1 tatlı kaşığı tuz > 1 çay kaşığı karabiber > 5 yemek kaşığı sıvı yağ Krep hamuru için: > 3 adet yumurta > 2.5 su bardağı süt > 1.5 su bardağı un > 2 çorba kaşığı sıvı yağ > 1 kahve kaşığı tuz Hazırlanışı: Eti, incecik doğranmış soğanı, küçük doğranmış mantarı, domatesi, biberi, karabiberi, tuzu ve yağı bir tencereye koyun. Kısık ateşte etler yumuşayıncaya kadar pişirin. 3 yumurtayı derince bir kapta iyice çırpın. Unu ekleyerek pütür kalmayıncaya kadar karıştırın. Sütü ekleyin. Sıvı yağı da ilave edip iyice karıştırın. Hazırladığınız hamurdan bir kepçe ile hafifçe yağladığınız teflon tavaya dökün. Fazla kalın olmasın. Orta harlı ateşte 2 dakika bir yüzünü, 2 dakika da öbür yüzünü pişirin. Hamurun tamamı bitinceye kadar bu işleme devam edin. Kreplerin yarısına mantarlı kebaptan koyup ikiye katlayın. Servise sunun. > Ezogelin Çorbası, Manisa Kebabı, Şakşuka, Çoban Salata, Künefe Günün Sözü Tokluk, unutkanlık yapar. Kalbi kör eder, alkollü içecekler gibi, kanı bozar. Açlık, aklı temizler, kalbi parlatır. Fâsıklarla (kötülerle) birlikte yememeli, içmemelidir. Hâdîs-i şerîfte buyruluyor ki, “İnsan kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek yağmur gibidir. Fazla su, ekini kuruttuğu gibi, fazla gıda kalbi öldürür.” “Çok yiyeni, çok içeni Allahü teâlâ sevmez.” [Se’âdet-i Ebediyye] Her güne bir dua Teravih namazı duâ ve tesbîhleri 1- Teravihe başlamadan önce: Sübhâne zil-mülki vel-melekût. Sübhâne zil-ızzeti vel-azameti vel cemâli vel-celâli vel-ceberût. Sübhân-el melikil mevcûd. Sübhân-el melik-il ma’bûd. Sübhân-el melikil hayy-illezî lâ yenâmü ve lâ yemût. Sübbûhun, kuddûsun, Rabbünâ ve Rabb-ül melâiketi ver-rûh. Merhaben, merhaben, merhaba, ya şehre Ramazan. Merhaben, merhaben, merhabâ ya şehr-el bereketi vel-gufrân. Merhaben, merhaben, merhaba ya şehr-et tesbîhi vet-tehlîli vez-zikri ve tilâvet-il Kur’an. Evvelühû, âhiruhû, zâhiruhû, bâtınühû ya men lâ ilâhe illâ hû. Allahümme salli alâ Muhammed. Ramazan-ı şerifin onbeşinden sonra, (Merhaba) yazılı olan yerler (Elveda) diye okunur. 2- Teravih aralarında: Teravih aralarında, her dört rekatin sonunda okunacak duâ: (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin biadedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîrâ.) 3- Teravih namazı bitince: Ya hannân, ya mennân, ya deyyân, ya bürhân, Ya zel-fadlı vel-ihsân, nerc-ül afve vel-gufrân, Vec’al-nâ min utekâi şehr-i ramazan bi-hürmet-il Kur’an. MENKIBELER YARDIMLARINI gizliden yapardı Hazret-i Ömer ve Abdürrahmân bin Avf her gece şehri dolaşır, ihtiyaç sahiplerine, yetimlere, ihtiyarlara yardımlarda bulunurlardı. Ancak Hazret-i Ömer’in Abdürrahmân bin Avf’a pek sözünü etmediği ancak geceleri devamlı uğradığı bir mahalle vardı. Abdürrahmân bin Avf, Hazret-i Ömer’in vefâtından sonra bir gece o mahalleye varıp, o eve girdi ve bir ihtiyâr kadınla karşılaştı. O ihtiyar kadın kendi kendine, “Acabâ ne oldu ki, Ömer bu gece gelmedi” diyordu. Abdürrahmân bin Avf, “Ey hâtun! Ömer dünyâdan göçtü” dedi. HAZRET-İ ÖMER VEFAT EDİNCE... Kadın bunu işitince, bir âh çekip, bayıldı. Sonra aklı geri geldi. Dedi ki; “Ey Allah’ım! Bana yardımda bulunan Ömer’i affet” Abdürrahmân bin Avf, “Ne yardım ederdi” diye sorunca; o ihtiyar kadın, “Gündüz vakti üzerimi kirletirdim. Kirlenmiş elbisemi yıkar, beni temizlerdi. Bana yiyeceklerden ne nesne gerek ise getirirdi” dedi. Abdürrahmân bin Avf, “Ey hâtun! ben Ömer’in yâriyim. Eğer o gittiyse ben sağım. Ben de Ömer’in yaptığı işleri yapayım” deyince ihtiyar kadın dedi ki, “Ömer’in yerini kim tutabilir. Eğer Ömer’in yâri isen, bana dua eyle, yardım et” Hemen başını yukarı tutup, dedi ki, “Yâ ilâhel âlemîn! Ben o hastalığı Ömer’in yardımı ile çekerdim. Ömer gitti. Benim rûhumu kabz eyle ki, ben Ömersiz ömür istemem” Bunu der demez, o sâat duası makbûl olup, dünyâdan göç etti.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT