BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Şu balığın suçu ne

Şu balığın suçu ne

Rumların şarapla birlikte tükettiği balığa Osmanlı halkı uzun süre mesafeli durur. Evliya Çelebi bile balık için, “ayyaşlara ya da Hristiyanlara layık” ifadelerini kullanır.



Ramazan Günlüğü 15 RAMAZAN 1432 Oruç tutan çok kimse vardır ki, onların orucu, yalnız açlık ve susuzluk çekmek olur. > TOLGA USLUBAŞ Osmanlı’da et yemeklerinin hâkimiyeti hemen her sofrada kendini gösterir, balık yemek ise 1600’lü yıllara denk düşer ki onu da fakirler yer. Evliya Çelebi, IV. Murad zamanında şahit olup seyahatnamesine kaydettiği bir diyalog çok enteresandır. 1638’de birliklerin üstünlük yarışına girdiği alay sırasında Helvacı Esnafı, Balıkçı Esnafına şöyle laf atar: “Sayd ettiğiniz mâhîler ekseriya bikrî cânlara ta’amdır, kâr ü kisbleriniz dâima fasıklara ve keferelere iledir, bizim helvamız dersen tatlı ballı şekerden ve Cenab-ı Bârî’nin ‘ânâ hâlik el-’aneb’ buyurduğu üzümden ve min ‘asel-i musaffa’ deyi mehd itdüğü ‘asel-i hâlisden hasıl idüp mü’min ve muvahhidler nimeti olur” Yani; “Avladığınız balıklar sarhoşlara mezedir. İş ve kazançlarınız daima günahkârlar ve kâfirler iledir. Bizim tatlımız dersen, şekerden, Allah’ın yarattığı üzümden ve halis baldan hasıl olup mümin ve muvahhidler nimeti olur.” TURŞUCULAR DA HEDEFTE Anlaşılan o dönemler balık, Rumlar tarafından içki mezesi olarak tüketildiğinden müminlere yakıştırılmaz. Bu akla ziyan tartışmaların benzeri Evliya Çelebi’nin notlarında da okunur. Çelebi, seyahatnamesinde ballandıra ballandıra anlattığı balık ziyafetlerini bir yana koyup, taze ya da tuzlu balığı ve diğer deniz ürünlerini “ayyaşlara ya da Hristiyanlara” layık bir besin olarak gördüğünü ifade eder. Ünlü seyyahımız Balat, Fenerkapusu, Cibali, Unkapanı, Yenikapı, Kumkapı’yı sayarken onları şöyle tarif eder: “Meyhane bulunan yerlerde balıkçı dükkânlarının bulunması normaldir çünkü balık içki yemeğidir. Bir Bekri biraderimiz bu fakire bir balık başını meze yapıp bir şişe içkiyi bitirdiğini söylemiştir.” Turşucular esnafından da “Esnâf- turşuciyân ta’am-ı fâsıkân” diye söz eden Çelebi’nin eserinde şu ifadeler göze çarpar, “Zira turşu sarhoşlara gerekli yemektir. El-mü’min helva ve’l fâsık turşu. Mümin olan tatlı sever. Ama yine bunlar gerekli esnaftır. Ekşi turşu mideyi açıp insana iştah verir.” BALIK ÇOK, YİYEN YOK!.. Rumlar balığı şarapla birlikte tükettikleri için bu, halk üzerinde menfi bir etki bırakır. Bu yüzden Osmanlı sofralarına balığın girmesi hayli zor olur. Üç tarafı denizle çevrili bir memleket için böyle bir durum acayip görülebilir. Gerçekten de, balığının bolluğu ile ünlenmiş bir kentte, balık ve diğer deniz ürünleri ancak halk yemeği addedilebilir. Bizans döneminde balıkları gerçekten de yoksullar ve keşişler yer. Bu gelenek Osmanlı döneminde de sürer. Balık, kuzu ve av etlerinin yanında seçkinler nezdinde ikinci sınıf bir yiyecek olarak görülür. Ama orta halli aileler özellikle lüfer, palamut ve uskumru gibi balıkları özellikle bol bulunduğu akın zamanları et ihtiyacını gidermek için tüketir. BALIK FATİH ZAMANINA KADAR SARAYA GİRMEDİ Deniz balıkları fetih dönemine kadar alelade ve her yerde bulunabilen bir gıda olarak kabul edildiği için saray mutfağına girmez. İlk defa Fatih Sultan Mehmed’in saray menüsüne Terkos Gölü’nden avlanarak getirilen tatlı su balıkları girmeye başlar. Sultan II. Abdülhamid ise tam bir balık düşkünüdür. Padişahın Serkilercisi Osman Bey, balıkların kılçıklarını bizzat cımbız ile ayıklayıp servis eder. Sultanın en sevdiği yemek tereyağında kızartılmış gelincik balığıdır. 1890 yılı Şubat ayında mutfak için yedi gün boyunca levrek, pisi balığı, barbunya, mezgit, uskumru, kaya balığı, kırlangıç, kefal, mercan alınır. Hatta bir hafta boyunca Sultanın özel mutfağından Melkon Ağa tarafından teslim alınan uskumru sayısı 485’dir. 1884-1885 yılları arasında mutfakta çalışan diğer görevlilerin yanı sıra Balıkçı Manuk Ağa da bulunur. Her güne bir dua Nazar Duası Nazar haktır. İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder. Peygamberimiz, nazar ile ilgili olarak, “Hoşa giden bir şeyi görünce, “Maşallah la kuvvete illa billah” denirse o şeye nazar değmez” buyurdu. Kendisine nazar değen kimse, aşağıda bildirilen duaların birini veya tamamını okumalıdır. Fatiha, Âyet-el kürsi ve dört kul [Kâfirun, İhlas, Felak, Nas sureleri] 7’şer defa okunup hastaya üflenirse, büyü, nazar ve her dert için iyi gelir. Tuza okunup, suda eritilerek içmek de olur. Bir hadisi şerifte de, (Fatiha ile Âyet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez) buyuruldu. (Deylemi) Bir hadis-i şerifte, (Sabah akşam, [Besmele ile] 3 defa “Bismillâhillezi lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil Erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemi’ul alim” okuyan, büyü ve nazardan korunur) buyuruldu. (İ. Mace) “Euzü bi-kelimatillahittammati min şerri külli şeytanin ve hammatin ve min şerri külli aynin lammetin” tavizini, sabah akşam 3 defa okunup kendine veya hastaya üflenirse, nazardan, cin, şeytan ve hayvanların zararından korur. (Mevahib) MENKIBELER Müslümanları suya kavuşturdu Müslümanlar, Medine’ye hicret ettikleri zaman, su sıkıntısı vardı. Rûme kuyusundan başka içilecek su yoktu. Bu kuyu da bir Yahudi’ye aitti. Yahudi, Müslümanları zor durumda bırakmak için, kuyudan her zaman su vermiyordu. Verdiği günlerde de çok yüksek fiyatla sattığı için herkes alamıyor, fakir Müslümanlar çok sıkıntı çekiyorlardı. Peygamber efendimiz, bu durumu gördükçe üzülüyordu. Resûlullah Hazretleri buyurdular ki: “Rûme kuyusunu kim alır, kendi kovasını Müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennetteki kovası bundan hayırlı olur.” Bu müjdeyi işiten Hazret-i Osman, hemen Yahudi’nin yanına gidip pazarlığa başladı. On iki bin dirheme kuyunun yarı hissesini aldı. Kuyunun başında bir gün Yahudi, diğer gün Hazret-i Osman durup, su veriyorlardı. Hazret-i Osman ise bedava olarak veriyordu. Müslümanlar, sıra Hazret-i Osman’a geldiği vakit, o günün ihtiyaçlarını aldıkları gibi, ertesi günün ihtiyaçlarını da doldurup gidiyorlardı. Dolayısıyla ertesi gün Yahudi’ye gelen olmuyordu. Yahudi oyuna geldiğini anladı. Fakat iş işten geçmiş oldu. Sonra gelip, kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla Hazret-i Osman’a satmak istedi. Fakat Hazret-i Osman kabul etmedi. Bir müddet sonra tekrar gelip, daha aşağı bir fiyat teklif etmesi üzerine Hazret-i Osman ucuz bir fiyatla diğer yarısını da satın aldı. Böylece kuyunun tamamı Müslümanların oldu. Sahur vakti sokakları dolaşan Iraklı davulcular. Ramazan davulu sadece bize has değil 30 gecesi 30 bayram keyfi yaşatan mübârek ramazan-ı şerif ufak tefek ayrıntılar dışında tüm İslam âleminde renkli geçer ve benzer sahneler göze çarpar. Malezya’da ülkemizde olduğu gibi sahur, davulla başlar. Mısırlı ve Iraklılar da sahura bizdeki gibi davulcuyla kalkarlar. Bangladeşliler de bizim gibi sofraya çorbasız oturmaz. İftarda tercih ettikleri tek çorba mercimek çorbasıdır. Sahura top atışıyla kalkılan Senegal’de ise sahurda yulaf lapası gibi çabuk yapılan yemekler yenir. Sultan Fatih’ten her Nebî için bir akçe Fatih Sultan Mehmed, yalnız gezmeyi severdi. Rivâyet edilir ki, bir gün kılık değiştirip tek başına gezerken adamın biri onu tanımış. Yanına varıp, “Allah yüz yirmi dört bin Peygamber yarattı. O Peygamberlerin her biri aşkına bana bir akçe ver” demiş. Sultan Mehmed bakmış ki istediği dünya akçe ediyor yapıştırmış cevabı, “Hoş, sen o peygamberlerin isimlerini birer birer söyle, ben de her biri için birer akçe vereyim” Adam bu söz üzerine ıkınmış, sıkılmış derken sadece beş on peygamberin ismini sayabilmiş. Sultan Mehmed de sayabildiği Peygamber adedince akçeyi verip oradan uzaklaşmış. ÇUKUROVA MUTFAĞINDAN Söğürmeli Zeytinli Pirzola Hazırlanışı: Önce söğürmeyi hazırlayın. Patlıcanları fırında pişirin. Kabuklarını soyup ince ince kıyın ve bir kenara bırakın. Diğer taraftan soğanı ince ince doğrayın, yağda sarartın. Küçük doğranmış domates ve biberi soğanın içine katarak beraber pişirin. Patlıcanları ilave edin. Tuzu ekleyin ve hafif ateşte 10 dakika kadar pişirin. Bir kenarda bekletin. Bu arada pirzolaları hazırlayın. Yeşil zeytini akşamdan suya bastırın ve tuzunu çıkartın. Bir tencereye 5 bardak su, bir bütün soğan ve pirzolaları yerleştirin. Etler iyice pişene kadar ortadan daha az hararette haşlayın. Sonra içine zeytinleri, yağ, salça, tuz ve karabiberi koyun. Hafif ateşte zeytin yumuşayıncaya kadar pişirin. Söğürmenin üzerine pirzolaları koyarak servis yapın. Malzemeler > 1 kg pirzola (kemiksiz) > 1 su bardağı yeşil zeytin > 100 gram margarin > 1 soğan > 1 kaşık domates salçası > 1 çay kaşığı karabiber > 1 tatlı kaşığı tuz Söğürme için: > 1 kg patlıcan > 6 adet orta büyüklükte domates > 1 adet taze kırmızı veya yeşilbiber > 1 baş soğan > 1-2 çay kaşığı tuz > 1 yemek kaşığı tereyağı Mercimek Çorbası, Söğürmeli Zeytinli Pirzola, Pilav, Çoban Salata, İrmik Helvası
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 93699
    % 0.94
  • 5.2716
    % -1.23
  • 6.0028
    % -1.12
  • 6.7306
    % -1.44
  • 211.531
    % -0.51
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT