Sivas’ın gözü turizmde

İftara doğru
Behçet Fakihoğlu- İrfan Özfatura

Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Divriği Ulucami, çift minareli Gök Medrese, Türk mimarisinin ve süsleme sanatının birlikte görülebildiği kaleler, han, hamam ve kervansaraylar... Kangal köpeği ve doktor balıklarıyla dünyaca bilinen Sivas; bu değerleriyle çok büyük bir turizm potansiyeli taşıyor



DİVRİĞİ ULUCAMİ
Alçalıp yükselen, fakat sunduğu görsel ziyafetle insanı yormayan yolları geçerek Divriği’ye varıyoruz. Karşıdaki tepede bulunan kale, tarihî konaklar, kümbetler, minareler; uzaktan görünüşü bile etkileyici. Çarşının içinden geçerek, Ulucami’ye yöneliyoruz. Aman Allah’ım, bu ne güzellik, bu ne ihtişam. Anadolu’nun bu uzak köşesinde bir şaheser. Ahmet Şah Ulucamii ve Turan Melek Şifahanesi, Türkiye’yi aşmış, dünyaya mal olmuş şaheserler. Orta Çağ Anadolu’sunun, Türk İslam sanatının en seçkin örnekleri. UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi’ne” alınan ülkemizdeki 8 eserden biri ve bina olarak tek eser... Mengücekoğulları hükümdarı Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah tarafından 1228 yılında yaptırılan bu caminin mimarı, Ahlatlı Hürrem Şah’tır. Kuzey, doğu ve batı yönlerinde yer alan; taş süslemeleriyle hayret uyandıran üç muhteşem kapı bulunmakta. Darüşşifa da Behram Şah’ın kızı Melike Turan Melek tarafından 1228 yılında yaptırılmış, 18. yüzyılda medrese haline getirilmiş...

Sivas’a girişte karşımıza her zamanki kızıllığıyla Kızılırmak çıkıyor. Üstünde de tarihî Taşköprü, ismi “19 Köprü”; 17 gözünü sayıyoruz, ikisi toprak altında kalmış olmalı... “Havası sert, insanı mert” derler ya Sivas için; yiğit kısmı doğru. Bilhassa Sivaslı İbrahim Denizli’yi tanıdıktan sonra, buna daha çok inandım. Ama sert soğuğu yoktu. Anadolu’nun bazı bölgeleri soğumuşken, Sivas’ta adeta sıcak bahar günleri yaşanıyordu. Zaten Sivaslılar da eski soğuk havaların kalmadığını, iklimin çok değiştiğini söylüyor. Sivas’ın şairi, aşığı çok. Çok da göç vermiş Sivas’ta şairler artık hasret ve gurbeti işliyor.

İLK GİDEN ŞAŞIRIR!
İhsan Akpınar da bunun güzel bir örneğini sunuyor: “Dur gardaş, bir selam ver geç dostuna / Yabancı değilsin bizim eldensin / Endamın gururun bize benziyor / Yiğidin harman olduğu yerdensin / Sivaslısın gardaş, tanıdım seni / Neredensin, söyle gardaş ilçeni / Bilirim ben, Sivas’ımdan göçeni / Gardaş sen Sivas’ın neresindensin?”
Nevzat Denizli hanımefendi de; “Turnam niye uçman kanadın pas mı? / Susmuş ötmüyorsun yoksa mı yaslı? / Kendi İstanbullu olmuş aslı Sivaslı / Bizim ele selam edin turnalar” dörtlüğüyle, benzer duyguları dile getiriyor...
Sivas’a ilk giden herkes şaşırır, daha önce gelmediği için hayıflanır. Böyle muhteşem eserlerin yeterince bilinmemesi, tanıtılmaması, olacak şey mi?

HEPSİ AYNI KAREDE
Şehir meydanında hayatınızın şokunu yaşıyorsunuz. Gözlerinize inanamıyorsunuz. Bir tarafta Çifte Minareli Medrese, Şifahiye Medresesi, Buruciye Medresesi gibi Selçuklulardan kalma şaheserler, karşınızda ve diğer tarafta Osmanlı döneminde yapılmış, biblo gibi taş binalar... Selçuklu, İlhanlı, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait, medeniyetlerin izlerinin bir arada ve aynı kareye böylesine girdiği başka bir coğrafya parçası var mı acaba?
Çifte Minareli Medreseye, yükselen iki minareye çarpılmamak mümkün değil. Bu zarafet, bu ihtişam, bu güzellik, bu uyum başka hangi eserde ola ki? İlhanlı Veziri Sahip Şemsettin Cüveyni tarafından 1271-72 yılında yaptırıldığı anlaşılan bu inci tanesi, Anadolu’nun en yüksek taç kapısına sahip ön cephesiyle, muhteşem. İki minare de adeta Sivas’ın sembolü olmuş. Darül Hadis adıyla bilinen bu muhteşem eser büyük yıkıma uğramış, restore ediliyor.

ESERDE SINIR YOK!
Çifte Minareli Medrese’nin hemen yanında Şifahiye Medresesi ve Darüşşifası bulunmakta. Selçuklu Sultanı 1. İzettin Keykavus tarafından yaptırılan bu eser zamanının en önemli tıp fakültesi, Anadolu’nun en büyük şifahanesi. Az ötede de Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yapılmış Buruciye Medresesi. Muhteşem taç kapısıyla Anadolu’nun en ünlü yapılarından olan bu medrese fizik, kimya, astronomi öğretimi amacıyla yaptırılmış. Bunların yanında, 1580 yılında yapılmış Kale Camii de güzellikleri tamamlıyor, bu meydanı eşsiz kılıyor. Aynı meydanın başında Osmanlı’dan kalma vilayet binası, Kongre binası ve diğer tarihî eserler...
Hemen ilerde de, İslam Alimleri arasında bilinen üç “Şems”ten biri, Büyük Alim Şems-i Sivasi Hazretlerinin türbesi... (Diğerleri Ak Şemsettin İle Şems-i Tebrizi Hazretleri)

İKİ GÜZEL MİNARE
Şehrin en eski yapılarından olan Ulucami, Taşhan, Kurşunlu Hamamı, diğer hamamlar, tarihi konaklar... Hele, Türk mimarisinin ve süsleme sanatının birlikte görülebildiği en önemli yapılardan Gök Medrese nasıl anlatılsın. Bu medresenin anlatılamaz güzellikteki iki minaresi... Sivas’ın bu muhteşem eserlerini anlatmaya güç de yetmez, sayfa da. Bu küçük alanda bunca eser varsa, şehrin eski hali nasıldı? Evliya Çelebi, zamanının en önemli eyaletlerinden biri olarak belirttiği Sivas’ta; 40 ilkokul, 1000 dükkan, 18 han, 40 çeşme bulunduğunu yazar. Sivas’a nazır “Yukarı Tekke”ye çıkıyor, Peygamber Efendimizin Sancaktarı Abdulvahhap Gazi Hazretleri’ne ait olduğu rivayet edilen türbeyi ziyaret ediyoruz.
Toprak genişliği bakımından Türkiye’nin ikinci büyük ili olan, her birinde birçok tarihî eser ve tabii güzellik bulunan 16 ilçesiyle Sivas’ı, bu sayfaya sığdırmanın imkansızlığı ortada...



GÖK MEDRESE
Türk mimarisinin ve süsleme sanatının birlikte görülebildiği en önemli yapılardan Gök Medrese, nasıl anlatılsın? Restorasyona alınmış bu medresenin muhteşem güzellikte iki minaresi var...


Babasından kendisine sadece seyyar köfte arabasının kaldığını söyleyen Ahmet Usta, “Patron değilim, usta olarak kaldım” diyor.

Kömür ateşinde SİVAS KÖFTESİ
Sivas’ın mutfak kültürü oldukça zengin. Madımak aşı, peskütan gibi lezzetler her Sivaslının vazgeçilmezi gibidir. Ünü ülkenin her tarafına yayılmış, sırf bu lezzeti tatmak için Sivas’a gidilen bir yemeği, Ahmet Usta’nın Sivas Köftesi’ni tanıdık. Her zamanki gibi diğer çalışanlarla birlikte köfte yapmakla meşgul olan Ahmet Usta, biraz mola vererek bu lezzeti anlatıyor. Sivas’ın dağında, kırında, kekik gibi otlarla beslenmiş hayvanlar seçilir, canlı alınır, kesilir, soğuk hava deposuna konur, 24 saat dinlendirilir. Besi hayvanı alınmaz. Genellikle genç danalar tercih edilir, az kısmı da koyun. Bu etlerin sinirleri, yağları ayıklanır. Hiç yağ girmez. Etler akşamdan bir defa çekilir, tuzu atılır, 12 saat soğuk hava deposunda dinlendirilir. Sabah bir defa daha çekilir, köfte yapılır. Tuzdan başka hiçbir şey katılmaz. Kaliteli etler biftek tadını verir. Köfteler meşe kömürü ateşinde pişirilir. Ahmet Usta’nın Sivas’ta 3 şubesi bulunurken, 4. şube de yakın zamanda Ankara Balgat’ta açılacak.

Çubukçuluk ilgi bekliyor

Zengin tarihî ve kültürel birikimi olan Sivas’ta el sanatları çeşitlilik gösterir. Teknolojinin gelişmesiyle, eski önemi kalmasa bile; halıcılık, bakırcılık, çubukçuluk, bıçakçılık ve gümüşçülük hâlâ yapılmakta. Çubukçuluk (ağızlık ve kalem yapımcılığı) yapan Erol Açıl’ı, küçücük dükkanında, tezgahının başında, çubuklara şekil verirken buluyoruz. Çubukçuluk Erol Usta’nın dede mesleği, yaşı 50, kendini bildi bileli bu sanatı yapıyormuş. 25 sene evvel bu sanatla uğraşan 15 usta varmış, şimdi sayıları 6’ya kadar düşmüş, yeni usta yetişmiyormuş... Çubuk “germişek” ağacından yapılıyor. Fındık ağacına benzeyen bu ağaçları köylüler getiriyor. Ağaçta budak bulunmamasına dikkat edilir. Ağaç belli ölçüde kesilir, kurutulur, 15 defa elden geçirilir. Ebat ebat kesilir, sıcak ateşte doğrultulur, kabuğu alınır, tekrar doğrultulur, tornaya bağlanarak kaba işçiliği yapılır. Sonra ince işçilik, çizgi, boyama, kızartılma, zımpara atılması, içinin delinmesi, işlenmesi, vernik atılması... Sigara yasağıyla birlikte ağızlık talebi düşmüş. Kalem, isimlik, minare gibi turistik eşyalar öne çıkmış. Erol Usta, bu sanatlar yok olur diye çok korkuyor, yetkililerin ilgisizliğine ve duyarsızlığına bir anlam veremiyor...


Bu işi zevkle yaptığını söylüyor Erol Usta, “Nafakamı kazandım, bundan emekli oldum” diyor...

SİVAS’IN SİMGELERİNDEN...



‘CESUR’ KANGALLAR
Güneşli, sıcak bir sonbahar günü; ruhumuzu okşayan bir tabiat ve mert Sivaslılarla yapılan zevkli bir yolculuk. Kangal ilçesine yaklaşınca, solda Kangal Köpeği çiftliğini görüyoruz. Kaymakamlığa ait olduğunu öğrendiğimiz çiftliğe gidiyor, koruma altında bulunan, dünyaca meşhur bu ırkı tanımaya çalışıyoruz. Bakıcı, sadakat ve gücün timsali olan bu özel çoban köpekleri hakkında bilgi veriyor, “Cesur” diye seslendiği Kangal’ı getiriyor, resim çektiriyoruz. Babiller zamanından beri bilinen, savaş köpeği olarak kullanılan, at ve aslan avında kendisinden faydalanılan bu cesur hayvan, sürülerin ideal bekçisi olarak bilinmekte. Ama dünyaca bilinen bu hayvan için, o çiftliğin yakışmadığını da yazmamız gerek. İlçenin girişindeki dev Kangal Köpeği heykeli de ilgi çekiyor.



DOKTOR BALIKLAR!
Kangal’a 13 kilometre mesafede bulunan ‘Balıklı Çermik’e gidiyoruz. Sarı yapraklı ağaçları, içinde balıkların yüzdüğü, dere gibi akan kaplıca suyu çok güzel ve etkileyici. Tesisler ve havuzlar bakımlı görünüyor. 36-37 derece sıcaklıktaki kaplıca suyunun bulunduğu havuz çok berrak görünüyor, içinde “minik doktor balıklar” kaynıyordu. Dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmadığı söylenen bu balıklar, tedavisi mümkün olmayan sedef hastalığı için birebir. Sedef ve çeşitli cilt hastalıkları bulunan birçok insan bu kaplıcaya gelip şifa bulmakta.


13.11.2009