Kudüs ve Batı Şeria’dan son aylarda hemen her gün gelen ve artık “rutin” kategorisinde değerlendirilmeye başlanılan “bıçaklı saldırı girişiminde bulunan Filistinlilerin sokak ortasında infaz edildiği” haberleri, İsrail devletinin güvenlik algısındaki tehlikeli ve hukuk dışı “kırılmayı” gözler önüne seriyor.

Filistin topraklarına yönelik askeri operasyonlardan barışçı gösterilere yapılan müdahalelere kadar, her aşamada Filistinlilere karşı “orantısız” güç kullanmakla eleştirilen İsrail güvenlik güçlerinin, son aylarda “yargısız infazları” da başlıca bir yöntem olarak benimsediği dikkati çekiyor.

Ekim ayından itibaren, Filistinli eylemcilerin, Kudüs ve Batı Şeria’da, İsrail güvenlik güçleri ile yerleşimcileri hedef alan bıçaklı ve kimi zaman araçla çarpma şeklinde düzenlediği saldırılarla tırmanan ve bazı gözlemcilerin ‘Üçüncü İntifada’ olarak isimlendirdiği şiddet olaylarıyla belirlenen süreçte, İsrail’in öteden beri uyguladığı orantısız güç kullanımı, bu defa temel bir strateji olarak “yargısız infaz”ları da içerecek şekilde genişledi. Söz konusu dönemdeki şiddet olayları sırasında 20 İsrailli hayatını kaybederken, en az 143 Filistinli öldürüldü. İsrail makamları, öldürülen Filistinlilerin büyük çoğunluğunun "saldırı düzenleyenler veya buna hazırlananlar" olduğunu öne sürüyor.

“Yargısız infazlar” siyasi iradeyle bağlantılı

İsrail tarafı, bu tür saldırılara verilen orantısız karşılığı “terörle mücadele ve meşru savunma hakkı” çerçevesinde izah etmeye çalışıyor. Buna karşın aynı dönemde örneklerine birçok kez tanık olunduğu şekilde, saldırganların herhangi bir tehdit teşkil etmediği durumlarda dahi ateşli silahla hedef alındığı, kadın ve çocuk ayrımı yapılmadığı, yerde hareketsiz yatan yaralı Filistinlilere tekrar ateş edildiği, bazı durumlarda da eylemcinin kolaylıkla yakalanması mümkünken doğrudan hedef alınıp öldürüldüğü görülüyor. 

İsrail güvenlik güçlerinin “sahadaki” bu uygulamaları, İsrail İç Güvenlik Bakanı Gilad Erdan’ın “Her terörist, gerçekleştirmek üzere olduğu saldırıdan sağ kurtulamayacağını bilmelidir” ve Kudüs Polis Müdürü Moşe Edri’nin “Bir Yahudiyi bıçaklayan ve masum bir insana zarar veren herkes öldürülmeyi hak etmiştir” sözlerinde ifadesini bulduğu şekilde, fiili bir saldırı olmasa dahi "niyet okuyarak" ateşli silah kullanmakta beis görmeyen bir yaklaşımın benimsendiğini gösteriyor.

Siyasi düzeydeki eğilimle bağlantılı olan bu uygulamalarıyla, "sadece bir şahsın diğerleri için ölümcül tehdit teşkil etmesi halinde silah kullanılmasına izin veren" yasal mevzuatın dışına çıkan İsrail güvenlik güçleri, “terörle mücadele” çerçevesinde tam bir hukuki muafiyet içinde hareket ediyor ve herhangi bir yaptırıma maruz bırakılmıyor.   

İlk seçenek “öldürmek için ateş açma” 

“Terörle mücadele”de hukuki süreçleri tamamen devre dışı bırakan bu uygulamanın tehlikelerini sık sık gündeme getiren İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem, İsrail güvenlik güçlerinin, halkı korumak için gerekli önlemleri almakla yükümlü olduğu ve bu amaçla yasal sınırlar içinde güç kullanılabileceğini ancak sahada tanık olunan bazı olayların, bu sınırların dışına çıkıldığını gösterdiğine dikkati çekiyor.

“Öldürmek için ateş etme” uygulamasının İsrail polisi için ilk seçenek haline geldiği eleştirisinde bulunan B’Tselem, bu seçeneğin zanlının herhangi bir tehdit oluşturmadığı haller de dahil her durum ve koşulda geçerli hale geldiğini, bu anlayış doğrultusunda İsrail askerleri, polisleri ve silahlı sivillerin de yargıç, jüri ve infazcıya dönüştüğünü belirtiyor.

B’Tselem Direktörü Hagai El-Ad da 15 Aralık’ta İsveç gazetesi Svenska Dagbladet’te yayımlanan makalesinde, saldırılara karıştıkları gerekçesiyle İsrail güvenlik güçleri tarafından zaten “etkisiz hale getirilen” Filistinlilere, herhangi bir tehdit teşkil etmemelerine karşın tekrar ateş açıldığına ilişkin giderek artan sayıdaki vakaları hatırlatarak, “Bu kişilerin saldırı hazırlığında olup olmadıkları meselesi mevcut çetin gerçeği perdeleyemez: O da bu vakaların, hukuk veya yargılama olmaksızın, gözler önünde keyfi sokak infazları teşkil etmesidir” ifadesini kullandı. 

Uluslararası toplum gereken tepki göstermiyor

Öte yandan Batı ülkelerinin, İsrail’in işgal altındaki topraklarda yürüttüğü yerleşim faaliyetlerine, somut yaptırımlar halinde tezahür etmese de resmi beyanlar düzeyinde tepki göstermesine karşın, bazı istisnalar dışında “yargısız infazlar” konusunda aynı açık ve kararlı tavrı göstermediği dikkati çekiyor. Bu durum, İsrail güvenlik güçlerinin bu uygulamalarının, “terörle mücadele” gerekçesinin temin ettiği geniş manevra alanı ve muafiyet zemininde gerçekleşiyor olmasıyla bağlantılı görülüyor.

Bununla beraber Birleşmiş Milletler'in işgal altındaki Filistin topraklarında İnsan Hakları Özel Raportörü Makarim Wibisono ile Hukuk Dışı, Keyfi ve Yargısız İnfazlar Özel Raportörü Christof Heyns, 16 Aralık’ta yaptıkları ortak açıklamada, bölgede devam eden şiddet olaylarının son derece endişe verici olduğunu belirterek, İsrail’in, Filistinlilere yönelik aşırı güç kullanmaya devam ettiğini ve bu vakaların bazılarının, “yargısız infaz” sayılabileceği kaydetmişti. 

Batı’dan en güçlü tepki, daha sonra iki ülke arasında siyasi krize yol açacak şekilde İsveç’ten gelmişti. İsveç Dışişleri Bakanı Margot Elisabeth Wallstorm, meclis oturumunda yaptığı konuşmada İsrail’i “yargısız infazla” suçlamıştı. Son olarak İsveç Başbakanı Stefan Löfven, yerel basına yaptığı açıklamada, Filistinlilerin İsrail vatandaşlarını hedef alan bıçaklı saldırılarının terör eylemi sayılıp sayılamayacağına ilişkin soruya, “Hayır, böyle tasnif edilmiyor. Neyin terör eylemi olduğu ya da olmadığına ilişkin uluslararası bir tasnif var. Bildiğim kadarıyla (bıçaklı saldırılar) terör olarak tanımlanmıyor” cevabını vermişti.

Löfven, Tel Aviv’den gelen sert tepkiler üzerine “yanlış anlamaları önlemek” amacıyla ikinci bir açıklama yapmış ve “Bıçaklı saldırıların terör örgütü olarak tanımlanan bir grup tarafından yapılıp yapılmadığının açık olmadığını kastettim. Her şeye rağmen saldırılar, kendi başına bir terör (eylemi) teşkil etmektedir” ifadelerini kullanmıştı. 

“Teslim olmaktan başka seçeneğiniz yok” 

İsrail’in yargısız infazlarını AA’ya değerlendiren Filistinli güvenlik uzmanlarından Zekeriya Kak, saldırganları, buna teşebbüs edenleri ya da teşebbüs ettiği söylenenleri öldürerek İsrail’in Filistinlilere “korku” ve “yıldırma” mesajı vermek istediği görüşünde. 

Bu tür uygulamaların karşı tarafta intikam hissini arttırdığını ve olayların devam etmesini sağladığını söyleyen Kak, “İsrailliler ‘vurarak öldürme’ siyasetlerini değiştirmek zorunda. Onlarca yıldır devam eden bir çatışmanın ortasındayız ve bunun çözümü sadece askeri yöntemlerle olamaz, aynı zamanda siyasi bir çözümü içermelidir. Siyasi bir çözüm olmadan tansiyon bazen düşüp bazen artacaktır ancak asla son bulmayacaktır” ifadelerini kullandı.

Kak şöyle devam etti: “İsrail'in sokak ortasındaki infazları bir çeşit geçici çözümdür. Bugün başarılı olsalar bile bu mevzuyu kapattıkları anlamına gelmez, sadece ikinci raunda kadar biraz zaman kazanırlar. İsrail'in politikalarının değişeceğini de sanmıyorum çünkü 1948'den bu yana izledikleri siyaset bu. O günden bu yana Filistinliler arasında korku yaşatmaya çalışarak onlara ‘Size yardım edecek kimse yok. Teslim olmaktan başka seçeneğiniz yok’ mesajını veriyorlar. İsrail Filistin topraklarında işgalcidir ve politikaları da meşru bir devlete değil bir işgalciye yakışır şekildedir. Bugün sokak ortasında kadın ve çocuklar da dahil Filistinlilere yönelik işledikleri infazları bu çerçevede değerlendirmek lazım.”

İsrail bölgedeki kaostan yararlanmaya çalışıyor

Uluslararası toplumun, işlenen suçlara kayıtsızlığının bölgede devam eden kaosla bağlantılı olduğunu savunan Kak, “Kimse Filistinlilere dikkat kesilecek durumda değil. İsrail bu durumdan da yararlanmaya çalışıyor. Şimdi Filistinlilere yönelik ihlallerini arttırabilecekleri bir uluslararası ortam var” ifadelerini kullandı.

Filistin direnişinin son dönemde dinamiklerinin değiştiğini, örgüt düzeyindeki direnişten bireysel eylemlerin belirleyici olduğu bir sürece geçildiğine tanık olunduğunu anlatan Kak, “Bu eylemleri düzenleyen insanlar kendilerini 'yalnız kurt' olarak adlandırıyor. Bir liderlikleri yok, Filistin halkını yönlendirdikleri bir istikamet yok. Bu aslında tüm Filistinli fraksiyonlar için bir yenilgi anlamına geliyor. Çünkü halk hiçbir Filistinli gruptan yönlendirme beklemeden direnişi kendi kendileri yapıyorlar. Bu sadece İsrail'e karşı değil Filistinli fraksiyonlara da karşıdır” diye konuştu. 

“Ne milli ne uluslararası hukuk onları bağlar” 

Filistinli siyaset bilimci ve yazar Mehdi Abdulhadi ise İsrail’in Haaretz gazetesi yazarlarından Gideon Levy’nin, "İsraillilerin kendilerini seçilmiş insanlar olarak gördüğünü" belirttiği yazısına atıfla, “Bu, İsraillilerin her türlü hukukun üstünde oldukları anlamına geliyor. Ne milli, ne uluslararası hukuk onları bağlar. Ne de ahlaki değerler onlar için geçerli olabilir. Çünkü kendilerini seçilmiş, üstün insanlar olarak görüyorlar” dedi.

İsrail’in, sahadaki Filistin gerçeğini inkar ettiğini, son olarak mevcut İsrail hükümetinin her türlü Filistin direnişini yok etmek, ezip geçmek için ırkçı yasaları kullandığını söyleyen Abdulhadi, “Şimdi insanların vicdanının bu durumun sonsuza kadar devam edemeyeceğinin farkına varmasının zamanıdır. Uluslararası açık ve net bir baskı olmadan İsraillilerin bu ‘öldürme yetkileri’ ellerinden alınamayacak ve çok yakında yeni bir Gazze saldırısına tanık olacağız” ifadelerini kullandı. 

“İsrail'in sokakta Filistinlilere yönelik işlediği infazlarla bir mesaj vermeye çalıştığını düşünmüyorum” diyen Abdulhadi, şöyle devam etti:

"İsrail'i bugün yönetenler aşırı sağcı Yahudi yerleşimcilerdir. Knesset'teki 120 milletvekilinden 29'u işgal altındaki Filistin topraklarında inşa edilen illegal yerleşim yerlerinden gelme. Bunlardan 12'si İsrail hükümetinde yer alıyor. Netanyahu'nun bu milletvekillerine mektup yazarak Mescid-i Aksa'ya yönelik askeri ihlallerin devam edeceği garantisi verdiğini biliyoruz. Bugün İsrail'de bulunan sistem gelmiş geçmiş en ırkçı rejimdir. İsrail hükümetinin bu radikal yapısı siyasetine de yansımaktadır. Filistinlilerin sokakta vurularak öldürülmesi de bununla bağlantılıdır.”

"Bugün mücadeleyi Filistin gençliği yönetiyor. Bu bir uyanıştır” 

Filistin direnişinin, etkin bir liderliğin yokluğunda mahiyet ve yöntem açısından değişmekte olduğunu söyleyen Abdulhadi, sözlerini şöyle tamamladı:

"Filistin meselesinin omurgası Arap aleminde yatmaktadır. Maalesef bugün bölgede yaşanan kanlı olaylara yönelen uluslararası toplum Filistin meselesini bu yeni şekillenmenin dışında tutmaktadır. Bugün ilk kez Filistin gençliği bir liderliği tanımıyor ya da başka bir tecrübeyi kopyalamayı reddediyor. Hiçbir liderliği tanımıyor, kimseye sadakat sözü vermiyor ve bu liderlerin hiçbirine güvenmiyor. Bugün mücadeleyi Filistin gençliği yönetiyor. Bu bir uyanıştır."