Güzel bir atasözümüz var “Geçmişini bilmeyen geleceği göremez.” Bu köşede yükseköğretim sistemimiz, özellikle de üniversitelerimiz için tahliller yaparak; sistemin yeniden şekillendirmesine vesile olacak çalışmalara katkı koymak istiyoruz. Bu nedenle, modern dünyada benimsenen “üniversite” kavramına değinmek ve dünya üniversite tarihine kısaca da olsa bir göz atmayı faydalı buluyoruz.

Latince “Universitas” kelimesinden gelen üniversite, ilk kurulduğu yıllarda dünyayı ve kâinatı anlama biçimleri benzer hocaların veya öğrencilerin birliği şeklinde tanımlanmıştır. Bugün ortaya çıkış amaçlarından çok değişik bir işlevselliğe sahip üniversitelerdeki gelişmeler, toplumun sosyolojik dönüşüm sürecine paralel olarak şekillenmiştir. Bir yükseköğretim kurumu olarak ilk üniversitenin 425 yılında Bizans’ta kurulduğu ifade edilmektedir. Araştırmalar, bugünkü manada ilk üniversitelerin, İslam âleminde kurulduğunu göstermektedir. Abbasiler döneminde Bağdat’ta Beyt’ül Hikme ve Endülüs Emevi Devleti döneminde Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversitelerinde hukuk, tıp, astronomi ve ilahiyat gibi alanlarda öğretim hizmetlerinin verildiği bilinmektedir. Ayrıca Bağdat’taki Nizamiye Medresesi ile Osmanlı Devleti’ndeki İznik Medresesi de ilk üniversiteler listesine eklenmektedir.

Batı dünyasında kurulan ilk üniversitelerin, başlangıçta Hıristiyan katedral okulları olarak oluşturulmalarına rağmen, 11. ve 12. yüzyılda bugünkü anlamda üniversiteye dönüştüğü görülmektedir. 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesi, 1150 yılında kurulan ve sonradan Sorbonne Üniversitesi ile birleşen Paris Üniversitesi, 1167 yılında kurulan Oxford Üniversitesi, 1175 yılında kurulan Modena Üniversitesi ve 1209 yılında kurulan Cambridge Üniversitesi, Orta Çağ’ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve bugünkü manada üniversite özelliği taşıyan Batı Avrupa’daki ilk yükseköğretim kurumlarıdır.

Batı Avrupa’da kurulan ilk üniversitelerde öğretim alanları, iki merkezli olarak yoğunlaşmıştır. Avrupa’nın kuzeyinde kurulan üniversitelerde “sanat ağırlıklı” bir öğretim alanı tercih edilirken ve “hocaların birliği” şeklinde bir kurumsal yapı oluşturulurken, güneyde ise daha değişik bir öğretim alanı ve kurumsal yapılanma ortaya çıkmıştır. İtalya merkezli olan güneydeki üniversitelerde “hukuk ve tıp gibi toplumun ihtiyacının olduğu” alanlarda öğretim yapılmış ve kurumsal yapı “öğrenci birliği” şeklinde oluşmuştur. İtalya’daki Bologna Üniversitesi, güneydeki üniversitelere en güzel örnektir.

13. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın önemli şehirlerinde üniversiteler kurulmaya başlanmıştır. Özellikle hukuk, tıp, felsefe ve ilahiyat alanlarında öğretim veren bu üniversiteler, zamanla, sosyolojik tabanlı toplumsal hareketlerden özellikle Rönesans’tan etkilenmiş ve 18. yüzyılda başlayan değişim hareketleriyle yeni bir kimliğe kavuşmuştur. Bu değişim, 19. yüzyılın başında had safhaya ulaşmış ve “modern üniversite” anlayışı ile 1810 yılında Wilhelm von Humboldt tarafından kurulan Berlin Üniversitesi’nde odaklanmıştır. “Humboldt modeli” olarak bilinen bu tip üniversitelerde, faaliyetler ağırlıklı olarak “Bilimsel Araştırma”ya yönlendirilmiş ve tek bilim dallı fakülteler içinde bölümler oluşturularak akademik kürsü esası ön plana çıkartılmıştır.

Humboldt üniversite modelinde ulusal diller kullanılarak bilimsel çalışma yapılabilmiş ve kurumsal olarak özerk, öğrenme ve öğretme hakkında geniş serbestlikler esas alınmıştır. Bu üniversite modelinin oluşmasında ve yeni görev tanımlarında, 19. yüzyıl boyunca görülen sanayi devriminin önemli bir etkisi olmuştur. Bu etkiler sonunda, uzun tartışmalara bağlı olarak doğa ve sosyal bilim dalları birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca bu dönemde üniversiteye, modern ulus devletlerin gelişmesiyle birlikte ihtiyaç duyulan yetişmiş insan gücünün sağlanması ve millî kültürün oluşturulması hususlarında da görevler yüklenmiştir.

Humboldt modeli, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ndeki üniversiteleri de etkilemiştir. Ancak ABD üniversiteleri bu etkiyle birlikte kendi özgün değerlerini koruyarak daha verimli ve etkin bir üniversite modeline ulaşmışlardır. Özellikle Humboldt modelindeki elitçi anlayışa itibar etmeyerek ve daha geniş halk kitlelerine açılarak, toplumun her kesimi ile ilişki kurmayı başarmışlardır.

Gelecek yazımızda ülkemizdeki üniversite sisteminin gelişimini sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Seven, düşünen ve üreten insan için devam.