YILDIRAY OĞUR

Tırların Adana’da durdurulması da bir tesadüf değildi. Tam o sırada Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve 142 Büyükelçi 6. Büyükelçiler Konferansı için Adana’ydı.
Gerisini iddianameden okuyalım yine: 
“Tüm Dünya Ülkeleri Büyükelçilerinin toplantı yaptığı bir ilde "El Kaideye yardım götüren ya da El Kaide Terör Örgütü'ne ait tır olduğu sanılan" MİT Tırları'nın Ankara'dan Adana'ya kadar gelişine göz yumularak Adana İli'ni de geçip 60 km ilerledikten sonra Ceyhan Sirkeli Gişeleri'nde durdurulması ve bundan da birçok basın mensubunun aynı anda haberdar olması ve tırlar durdurulduktan bir-iki dakika sonra ajanslardan haber geçilmeye başlanması, eyleme katılan şüphelilerin casusluk amacıyla söz konusu eylemi gerçekleştirdiklerinin başka bir delili olduğu” işte davada dananın kuyruğunun koptuğu yer burası. Buraya kadar ancak bir casusluk filminde olabilecek olaya bir casusluk faaliyeti demek için çok fazla John Le Carre romanı okumuş olmak gerekmiyor.
Ama casusluk eylemi için bir devlet sırrının bir yabancı/düşman güce servis edilmiş olması gerekir. İddianameye göre önce Kırıkhan ve ardından Adana’da tırların açılıp fotoğraflarının çekilmesi için savcı, polis ve jandarmanın ısrarı, ikinci deneme olan Adana’da bunun için bir otoyol çıkışında neredeyse kurulan sahne, ısrarla çağrılan ve olay yerini gören bir yere yerleştirilen gazeteciler, aramayı izleyen dört kamera ve anında ajanslara yapılan haber servisleri olayın casusluk boyutunu tamamlıyordu.
Savcılara göre bu haberin yayınlanması da bu yüzden casusluktu.
Bu noktada durup daha dikkatle iddianameye bakmalıyız. Bu ağır bir suç çünkü. Bunun için haberi yapan gazetecilerin bütün bu operasyonu yapan şebekeyle doğrudan amaç ve eylem birliğinin ispatlanması gerekir.
Hele daha İzmir ve İstanbul’daki casusluk davalarının çöktüğü günlerden geçerken…
Soğuk Savaş sırasında ABD ve SSCB’nin karşılıklı yakaladığı casus sayısı iki basamaklı rakamları geçmemişti. Ama Türkiye’de polis 2011 yılında İzmir ve İstanbul’da çoğu asker, 52’si hayat kadını 300 casusu aynı anda yakalayıverdi. Yıllarca içeride yatanlar, işlerini kaybedenler oldu. O günlerde çok az insan bu operasyonlardan şüphelenip eleştirdi. Genelde kötü adamlar kötü şeyler yapmıştır, o yüzden hapse girmeleri iyidir adalet anlayışı devreye girdi.
Bazıları hâlâ dirense de bu çarpık davalardan ve adalet anlayışından dersler çıkarmak hepimizin boynumuzun borcu. Polislere ve savcıların yaptıklarına kefil olmamak, iddianameleri ve ardından o iddiaları cevaplayan sanıkların söylediklerini birlikte dikkatle ve şüpheyle değerlendirmek, kimseyi mahkûm edilmeden suçlu ilan etmemek, zorunlu olmadıkça tutuklu yargılanmadan kaçınmak…
İlk kez Erdoğan, İlker Başbuğ’un tutuklanmasını eleştirip, tutuksuz yargılanmayı savunduğunda epey tepki çekmişti.
Bugün bizim borcumuz, eğer bütün bu hatalardan bir ders çıkardıysak kim olursa olsun adaleti savunmaktır. Özellikle de üç gündür anlatılan bu korkunç kumpasa, casusluk faaliyetinin faillerinin doğru düzgün ortaya çıkarılması ve bununla hesaplaşılabilmesi için. İki kez yapılmış bir haberin neden seçimden hemen önce üçüncü kez yapıldığını sorgulamak için de buna ihtiyacımız var.
Ama Cumhuriyet’in haberinin bir kısmının önce Aydınlık ve daha sonra neredeyse aynısının Grihat sitesinde yapıldığının tek cümle bile geçmediği bir iddianameyle bunu yapmak çok zor.
473 sayfalık iddianamede Can Dündar’ın adının geçtiği sayfa sayısı 18, Erdem Gül’ün ise 17. Selam Tevhid ve MİT tırları iddianamelerinin neredeyse tamamının yer aldığı iddianamede Erdoğan’ın adı 83, Davutoğlu’nun adı ise 51 sayfada geçiyor.