İrfan Özfatura - irfan.ozfatura@tg.com.tr
Bundan 62 yıl evvel böylesi bir bahar günü…
Dumlupınar ve 1. İnönü denizaltıları Mavi Deniz NATO tatbikatından dönüyorlar.
4 Nisan 1953 saat 02:10...  Mevki Çanakkale Boğazı Nara Burnu açıkları. 
Dumlupınar su üstünde ilerlemekte, güvertede 8 usta denizci, radar da taramada. Çanakkale Boğazında geçerken bilhassa dikkat kesiliyorlar. 
O sıra Naboland adlı bir yük gemisi yaklaşıyor, sağ tarafta Nara Burnu var alan daralıyor, önünden geçip açıktan mı alsalar acaba?
Kıdemli Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu’nun emirleri duyuluyor ve ne oluyorsa oluyor zikrolunan şilep Dumlupınar’ı biçiyor adeta.
Dumlupınar hızla batarken güvertedeki bahriyeliler suya düşüyor, ikisini pervane çekip parçalıyor, biri de boğularak şehit oluyor. Hadise mahalline gelen Gümrük Motoru  5 askerimizi kurtarıyor. 
Bir kaç saat sonra güneş doğuyor, civarda avlanan balıkçılar “battı şamandırasını” buluyorlar. Gümrük Motorunun çarkçısı Selim Yoludüz, şamandıradaki ahizeyi kaldırıyor ve Astsubay Selami Özben ile konuşuyor.

ALO DUMLU!
Derken Çanakkale Deniz Komutanı Zeki Adar telefonu alıyor “sakin olun evladlarım” diyor, “dışarı çıkmaya çalışmayın asla!”
Mürettebat metin ve mütevekkil görünüyor, tok bir sesle “vatan sağ olsun” diyorlar. İşte bu cümle bütün yurdu hıçkırıklara boğuyor.
Dumlupınar’la beraber seyreden 1. İnönü denizaltısı da hadise mahalline dönüyor. Suat Üsteğmen ahizeyi alıyor.
- Alo Dumlu.
- Efendim ben Selami.
- Selami nasılsın, bak biz de geldik yanınıza.
- Efendim dizellerden yara aldık, bataryayı sıfırlayıp kıç torpido dairesine geçtik, manevra dairesi su dolu şu anda.
- Kaç kişisiniz orada?  
- 22
- Diğer dairelerle irtibatınız var mı?
- Yarım saat evvel kıç batarya dairesi ile konuştum, şimdi cevap vermiyorlar. Efendim manometre 267 kadem (90 metre) gösteriyor. Doğru mu acaba?
Yüzbaşı morallerini bozmuyor, lafı değiştiriyor adeta  “Selami, Kurtaran gemisi de geldi, işe başlıyor, ben yine arayacağım meraklanma. “
Ve yine arıyor “Alo… Dumlu?
- Evet… Dumlu!
- Selami, nasılsınız?
- Efendim, hava biraz fenalaştı.
- Moralinizi bozmayın, o hava size iki gün yeter. Sen çocukları yatır. Sigara içmeyin ha.
- Yok efendim, hepsi yatıyor. Işık da yok, bekliyoruz karanlıkta.
- İhtiyaç lambalarını da kullanmayın, ileride lazım olacak.
- Tamam komutanım, kullanmıyoruz.
Çalışmalar başlıyor ancak şiddetli dip akıntıları yüzünden mesafe alınamıyor.
Yarım saat sonra bir bağlantı daha kuruluyor bu sefer ezan ve tekbir seslerinden başka bir şey duyulmuyor. Sonra…
Sonra ne yazık ki şamandırayı tutan kablo kopuyor ve acı bir sükun çöküyor ortalığa. Eğer dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inebilse ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilse…
Ama olmuyor.  Şehitlerimiz o gün bu gündür Çanakkale’nin serin sularında yatıyor.
Biliyor musunuz havasızlık dayanılır dert değil, çocuklarımız lokmaları gibi havalarını da paylaşıyor, son kalan oksijeni birlikte tüketiyorlar. Ölümü bekliyorlar tevhitlerle salavatlarla.
Halbuki yabancı ülkelerde dramatik hadiseler yaşanır, birbirlerini vururlar tabancayla.  

 YASAKLI İSİM “DUMLUPINAR”
Dumlupınar ismini taşıyan ilk denizaltımız o değil. Birinci Dumlupınar’ımız da (1931- İtalyan yapımı) kaza yapıyor. Karadeniz’deki bir tatbikattan dönerken dümeni arızalanıyor ve Haydarpaşa önlerinde bir gaz tankeriyle çarpışıyor. 1949 yılında emekli olunca yerini 2. Dumlupınar dolduruyor.
 SS 325 Balao sınıfı bir denizaltı. Nisan 1944’de Connecticut’ta indirilmiş suya. USS Blower adıyla vazife yaparken bir Amerikan savaş gemisi ile (PC-1145) çarpışıp hasar almış Panama açıklarında.
Daha çiçeği burnundayken kaza yapması denizciler tarafından hayra yorulmuyor. Neyse tamir edilip tekrar dönüyor deryaya.  2. Cihan Harbinde Pearl Harbor’a intikal ediyor. Güney Çin Denizi, Siyam, Java...
1950 yılında Türkiye’ye bağışlanıyor. Ay yıldızlı bayrakla devriye çıkıyor. Donanımı güçlü, konforu yerinde, kuzineli, klimalı. Yeni sayılır daha. Henüz 9 yaşında.
Ancak yukarıda zikrolunan facia ile mezar oluyor 81 çocuğumuza.
1972’de hizmete giren üçüncü Dumlupınar (S-339) ise 1 Eylül 1976’da Çanakkale Boğazı’na girerken Sovyet bandıralı Sızik Vavilov gemisiyle çarpışıyor. Batmaktan kurtuluyor, ancak çekildiği tersanede alev alıyor, yanmaktan kurtulamıyor.
Deniz kuvvetlerinde bir gelenek vardır, emekliye ayrılan geminin adı yeni bir teknede yaşatılır, ancak “Dumlupınar” istisna oluyor. Bir nevi “sakıncalı” listesine giriyor, bir daha kullanılmıyor.

TAHTEL BAHR

Yıl 1719. Aynalıkavak kasrı.         3. Ahmed Han’ın şehzadelerinin sünnet düğünü yapılıyor, bütün İstanbul orada. Mavnalar gelin gibi süslenmiş, sandallar, bezenmiş donanmışlar. Birden su kararıyor, dipten balina büyüklüğünde bir mahluk fırlıyor. Aaaa bu da ne? Bildiğiniz timsah. Bir panik bir heyecan, çığlık, avaz, feryad-ü figan...  Derken timsahın ağzı açılıyor, ellerinde meyve tepsileriyle çıkan gençler “padişahım çok yaşa” diye alkış tutuyor.
Açık ağız en az bir adam boyu olduğuna göre timsahın 20 metreyi aşması lazım. Ahşap da olabilir ama metal plakalarla kaplanması daha yatıyor akla.
Peki bu tahtel bahr hareketini neyle sağladı? Çark, uskur varsa hangi güç çevirdi? Haznelere su çekmesi kolay da tahliye nasıl gerçekleşti acaba? Piston? Tulumba?
Ah elimizde tersane mühendisi İbrahim Efendinin notları olsa…
Bütün bunlar yazılmış çizilmiştir mutlaka, gelgelelim harf inkılabı ile güzelim kitaplar yakılınca… Arşivlerimiz hurda fiyatından Bulgar’a satılınca…   
Tarihçi Bahaeddin ise, ilk su altı aracının 1150’de Akka kuşatmasında kullanıldığını yazıyor.  Müslümanlar bu sayede şehre giriyor, artık nasıl oluyorsa.

 Adım adım denizaltılar

Leonardo Da Vinci’nin de denizaltı üzerine kafa yorduğu söylenir ama sadece çizim karalama. Batıda ilk deneme 1776 yılında yapılıyor. Amerikalı Devid Bushnell imzasıyla. 
1886 da Abdülhamid adlı denizaltımız Üsküdar açıklarında demirleyen eski bir vapura torpido atıyor. Bu denizaltıdan hedefe yapılan ilk isabetli atıştır dünyada.
İlk denizaltı hücumunu ise Amerikalı David Bushne gerçekleştiriyor. (1776) .
Roket-Fişek, periskop ve ufki dümen derken denizaltılar tehlikeli olmaya başlıyor. Kurşun asitli pil, sıkıştırılmış hava (kompresör), içten yanmalı motor, dinamo ufuklarını açıyor. Torpido ve Pervaneli Mayınlar çok can yakıyor.
Batarya ve DC elektrik motoru hızlarına hız katıyor sonra.
Sonar, üstüvane, jiroskop derken Rudolph Diesel dizel motoru buluyor, Marconi sinyal yolluyor uzaklara.
Klasik denizaltılar su üstündeyken jeneratörleri çalıştırır bataryaları doldururlar. Dalınca bu enerjiyi kullanılırlar. Denizaltı satha çıkmadan dizelleri çalıştırabilir mi? Evet, eğer kuleden hava borusu (şnorkel) uzatırsa. 

Hayaldi hakikat oldu

Jules Verne’in hayal gücü hangimizi götürmedi ki maceralara. “Denizler Altında 20 bin Fersah”ı okurken heyecandan tıkanırdık âdeta. Ama Natilus güçlüydü, Kaptan Nemo çözerdi nasıl olsa… İlk Nükleer güçle çalışan denizaltı da “USS Nautilus” adını taşıyor ve bir yıl kalabiliyor suyun altında. Reaktörden gelen enerji bitiremeyeceğin kadar fazla. Suyu oksijene çevirebiliyorsun icabında. Natilus Kuzey Kutbunun altından geçerek bir ilki başarıyor.