Günün sonunda ‘en büyük mağdur olmaktan son anda kurtulan AK Parti’nin hâli, ayanların desteğiyle Yeniçerileri ortadan kaldırıp, sonra güçlenen ayanların üzerine yürüyen Sultan II. Mahmud’unkine benziyor. 

Ergenekon veya benzer bir soruşturma 2001’den 2007’ye kadar tam altı kez başlatılmaya çalışıldı. 2001’de Tuncay Güney’in ifadesi sonrası, 2003’de Sinagog saldırıları sonrası, 2005’te Şemdinli Olayları sonrası, 2006’da Danıştay Saldırısı sonrası, yine 2006’da Atabeyler operasyonuyla birlikte ve son olarak 2007’de Hrant Dink cinayeti sonrası...
Aslında hiçbirinin hesabı sorulmamış 5 darbe yaşamış, Başbakan asmış, askerlerin yaptığı anayasayla yönetilen, askerî vesayet sisteminin sadece gazete okuyarak bile görülebildiği, yakın tarihinde tam olarak aydınlatılmamış onlarca katliam ve cinayetin olağan şüphelisinin devlet olarak görüldüğü, kalın bir derin devlet ve kontrgerilla külliyatı oluşmuş bir ülkede böyle bir operasyon yapmak için şartlar ve toplumsal psikoloji her zaman hazırdı.
Ama herhâlde 2003-2004 darbe girişimleri, 2006 Danıştay Baskını, 2007 e-muhtıra krizi ve 2007’de Hrant Dink’in öldürülmesi sonrası kadar uygun bir zaman yoktu.
Askerî vesayetle 5 yılın sonunda tam olarak karşı karşıya gelmiş bir tek parti iktidarının desteği arkadaydı, bütün bu karanlık olaylar sonrası çok farklı toplumsal kesimlerden yükselen bir talep zirvesindeydi.
Ergenekon soruşturmasını kurgulayanlar bütün bu talepleri görecek bir listeyi çuvala doldurdular.
Susurluk’tan beri olağan şüpheli olan aktörler ve Hrant Dink cinayeti, 301 davalarından tanınan yüzlerle sol ve liberal kamuoyu yapıcılarının, AK Parti’yle kapışmış asker-sivil aktörlerle muhafazakâr iktidarın ve kitlelerin, JİTEM bağlantılı isimler, asit kuyuları kazılarıyla Kürtlerin desteğini ve ahlaki üstünlüğü arkalarına taktılar.
Hatta dış kamuoyunun desteğini sağlamak için ABD Büyükelçiliği’ne soruşturulanların Batı karşıtı ulusalcılar olduğu tezinin işlendiği sunumlar yaptılar.
Darbelerle, askerî vesayetle ve derin devletle hesaplaşmak isteyen kamuoyunun desteği cepteydi.
O yüzden ilk Ergenekon dalgasına basından büyük bir destek geldi.  
Milliyet: Ergenekon’da 35 Gözaltı. Yeni Şafak: Hiç Bu Kadar Derine İnilmedi. Sabah: Devlet, Derin Devlete Karşı. Vatan: Ergenekon Baskını. 
Vakit: Derin Gözaltı. Bugün: Küçük Paşaya Büyük Baskın. Referans: Veli Küçük’e Büyük Operasyon. Star: Derin Çeteye Derin Darbe 
Hürriyet: Hedefteki İsimler (Ergenekon’un hedefindeki)
Birgün: Ortalık Güzel Koktu. Radikal: Darbecilere Operasyon 
Taraf: Kızıl Elma Hoşaf Oldu. Akşam: Kuvvacılara Şafak Baskını 
Cumhuriyet: Büyük Gözaltı. Evrensel: ‘Derin’ Operasyon. Posta: Ergenekon’a Darbe. Yeniçağ: Operasyon’a Yayın Yasağı. Yeni Mesaj: İstanbul’da Dikkat Çeken Gözaltılar. Ortadoğu: Büyük Gözaltı.
İlhan Selçuk’un sabaha karşı gözaltına alındığı ikinci dalgada eleştiriler başladı ama  o gün bile Cumhuriyet, başyazarının tutuklandığı gün Ergenekon iddianamesinin bir an önce tamamlanmasını isteyen haber ve yorumlara yer verdi. Birgün gazetesi “Yiyin Birbirinizi” manşeti atarak asker ve AKP arasındaki kavgada taraf olmadıklarını duyurdu.
Medyadaki eleştiriler 1 Temmuz 2008’de Şener Eruygur, Hurşit Tolon gibi paşaların gözaltına alındığı dalgada yeniden pro-Ergenekon haberlere yerini bıraktı. Radikal “Nihayet bazı büyük balıklar”, Milliyet “Paşalara baskın”, Hürriyet “En büyük gözaltı”, Yeni Şafak “Sarı Kız’a Darbe” başlıklarıyla operasyonu polis ve savcıların iddialarına geniş yer vererek duyurdu.
Ergenekon’da ilk büyük gözaltı dalgasından iki ay sonra 14 Mart 2008’de AK Parti’ye karşı Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın açtığı kapatma davası, AK Parti iktidarı için soruşturmayı kendisini yok etmek isteyen çevrelere karşı varoluş çabasına çevirdi.
Şüpheler ve eleştiriler arttıkça yeni bilgileri belgeler ortaya çıkarıldı. T24’ün yayınladığı İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay’ın Ankara’daki AK Parti iktidarına karşı askerî çevreler, iş dünyası, MİT ve siyasetteki darbe ve devirme imkânlarını araştırdıkları turlarının anlatıldığı Balbay Günlükleri, sayısı belirsiz Erdoğan’a yönelik engellenmiş suikast iddiaları, Bülent Arınç’a suikast iddiası ve ardından Özel Harp Dairesi’nin kalbi olan Kozmik Oda’ya girilmesi, askerlerin hükümetle Gülen cemaatini aynı anda hedef aldığını iddia eden İrtica’yla Mücadele Eylem Planı, tv’lerin canlı yayınlarla verdiği Poyrazköy, Zir Vadisi ve başka noktalarda başlayan cephanelik kazıları, Kürt ve sol çevrelerde davaya imanı tazeleyen asit kuyularında aramalar, mezar kazıları, Temizöz davası, Ergenekon davasının heyecanı kaçınca başlayan Balyoz davası, Hrant Dink davası ve o davaya duyarlı çevrelere yönelik Kafes planı gibi bilgi, belge ve haberlerle kamuoyunun Ergenekon davasına imanı sıcak tutulmaya çalışıldı.
O yüzden davadaki kırılma noktaları olan Türkan Saylan’ın evinin aranması, Nedim Şener, Ahmet Şık, Hanefi Avcı’nın, İlker Başbuğ’un tutuklanması dahi  “asıl amaçtan sapma”, “davanın sulandırılması”, “torbanın içine herkesin katılması”, “başka hesaplaşmalar için kullanılması” olarak görüldü. Ama bu eleştiriler bile bir noktada duruldu.
Bu kadar darbe, karanlık katliam, cinayet olmuş, bütün bunlarla ilgili olağan şüpheli olarak parmakların derin devlete uzatılması gibi herkesi hesap vermekten, öz eleştiri yapmaktan koruyan bir kolaycılığa alışmışken... Ya varsa? 
Ayrıca devlet içinde derin yapıların, askerî vesayetin olduğu kesinken, ona 1997’den beri Ergenekon da denmişken, bu kadar kötü adam da içerdeyken, bu hesap sorulmasını istediğimiz şeyin adının Ergenekon olup olmadığıyla kimse ilgilenmedi.
ÖZ ELEŞTİRİ YAPILAMIYOR
En başta favori davası Ergenekon olan biz, siyasi aktivizmle karışmış, kötü ve amatör gazetecilikle aklımızdaki olağan şüpheliler hakkında hafızalarımızda olanlar ve iddianamelerde yazanlarla yetinip, o iddialara sanıkların yıllarca süren savunmalarına yeterince ilgi göstermedik. Davanın askerî vesayeti geriletmek gibi sonuçları davanın kendisinin de önüne geçti. Hâlâ daha bu davalarla ilgili “Saptırıldı”, “sulandırıldı”, “cemaat mahvetti” dışında bir öz eleştiri yazamıyor kimse.
Ama ne tuhaftır ki bu davayı eleştirenler, davanın siyaseten de karşısında olanlar arasında da Yargıtay’ın son kararında dediğini yani “Ergenekon diye bir örgüt yoktur”u -davada yargılananlar ve onların yakın çevreleri hariç- demeye cesaret edebilen çıkmadı.
Ergenekon adında kitap yazmış ve savcı’nın davet ettiği şahit olarak ifade veren Can Dündar “Benim kitabını yazdığım Ergenekon, ne yazık ki bugünkü yargılama ile ilgisi olmayan yapıydı. Gerçek Ergenekon’un yargılanacağı günü umutla bekliyorum” diyebildi.
Yine davaya epey eleştirel yaklaşan ama yine de “Ergenekon diye bir şey yoktur” demeyen hatta Ergenekon sanıklarının bile dava açtığı “Ergenekon’u Anlama Kılavuzu: Kırk Satır-Kırk Katır” kitabının yazarı
http://bianet.org/bianet/bianet/127422-ergenekonu-yazan-mavioglu-ve-sika-simdi-de-tazminat-davasi daha sonra Ergenekon davasında sanık olmasına rağmen, mahkemede kendini savunurken “Bir yandan Ergenekon diye anılan derin devletin ne menem bir şey olduğunu anlatan kitabımız nedeniyle yargılanırken bir yandan da deşifre olmasına katkıda bulunmaya çalıştığım bu yapının üyesi olmakla suçlanıyorum. Kafanız karıştı değil mi? Benim de” dedi.
http://www.ntv.com.tr/turkiye/ahmet-sik-bizi-cani-olarak-goruyor,CUG_E3BM2EKvd0TCFYSAXg?_ref=infinite)
Tabii daha tuhaf pozisyonlar da ortaya çıktı.
Başyazarı ve Ankara temsilcisinin gözaltına alındığı veya tutuklandığı, binasına bomba atılmasının soruşturulduğu Ergenekon davasında Cumhuriyet gazetesinin avukatlarından biri Cumhuriyet Vakfı’nın başına geçti ve onun yönettiği Cumhuriyet gazetesi Ergenekon operasyonları yürütmüş savcı ve polis ekibinin son operasyonlarının bayrağı hâline geldi, Ergenekon soruşturmalarını yapmış polis şefleri ve savcılarla röportajlar yayınlandı. Hatta gazetenin yeni Genel Yayın Yönetmeni ve Ankara temsilcisi Ergenekon’u yapan kadronun son operasyonlarından biri olan MİT tırları operasyonu yüzünden tutuklandı.
ODA TV’DEN CEMAAT YAZARLIĞINA
Yine Ergenekon’a en başından beri muhalif olmuş, bu yüzden büyük bir sahtekârlık sonucu yapıldığı ortaya çıkan bir operasyonla Ergenekon’dan tutuklanmış ODA TV sitesinin iki yazarı, Ergenekon soruşturmasını yürüten kadronun en büyük ve son operasyonu olan ve şimdilerde hakkında dava açılan 17/25 Aralık’ın propaganda gazetesi Karşı’da yazarlık dahi yaptı.
Yani herkesin favori bir cemaat operasyonu oldu.
Bizim favori cemaat davamız Ergenekon ve Balyoz’du. Bu davalara karşı çıkan Kemalistler ve solcular ise cemaatin son ve en büyük operasyonu olan 17/25 Aralık ve MİT tırlarının durdurulmasını çok beğendiler ve alkışladılar.
Milliyetçilerin favori cemaat operasyonu KCK davaları iken KCK davalarının mağduru olmuşların favori cemaat davası-daha sonra Kayseri’de cemaat hakkında açılan bir soruşturmadaki rolü yüzünden seçilmiş olduğu anlaşılan-Cemal Temizöz davası oldu.
Galatasaraylılar, Trabzonsporlular Şike Davası’nı sevdiler, cemaatçiler ve onlar ne derse inananlar ise birbirinden ayrılamayacak evlatları gibi tamamını bağırlarına bastılar.
Aslında bu davaların hepsi aynı aklın eseriydi, hepsinde aynı hukuki yöntemler kullanılmış, aynı yanlışlar yapılmıştı.
Ama herkes sıra kendine geldiğinde ahlaki bir pozisyon almaktansa pragmatik bir pozisyon alıp Nasrettin Hoca gibi demeyi tercih etti; “Ver o kepçeyi de biraz da biz ölelim!..”
Telafi edilmeyecek mağduriyetler yaşandı, muhakkak bunların hesabı sorulacak, verilecek.
Ama bugün bu davaların başladığı noktaya dönmemiz mümkün değil. Macun tüpten çıktı. Davalar sonunda bütün sanıklar aklandı ama bu derin devletin aklanması, darbeciliğin yargılanmasının ıskalanması anlamına da gelmedi.
ASIL KAYBEDEN: CEMAAT
Tamamen anayasal olan ve güç ilişkilerine dayanan askerî vesayet sistemi bu davaların oluşturduğu bir atmosfer ve basınçla geriye püskürtüldü. Bu davaların da teşvik ettiği tartışmalarla davalara karşı çıkan CHP bile değişti. Davalar bittiğinde ve bu davaların sanıkları dışarı çıktığında artık bambaşka bir Türkiye vardı.
Davaların en büyük kaybedeni günün sonunda şüphesiz cemaat oldu. İkinci sırada ise ordu geliyor. Üçüncü sırayı yargıya mı medyaya mı vermeli diye düşünüyor insan. Savcılar ve yargıçların bu kötü şöhreti silebilmeleri epey zor olacak. Gazetecilerin ise hakikatle aralarında en büyük engel olan, siyasi aktivizmle gazetecilik arasında bir karar vermeleri gerekiyor ama o karar anı da pek yakın gözükmüyor.
Kaybedenler listesine mutlaka derin devlet, kontrgerilla üzerindeki külliyatı da eklemek gerek. Ergenekon davası o külliyatın platosunun altından çıkmıştı. Ama her şeyi planlayan büyük bir kötülük kaynağı var ve geri kalan herkes masum kolaycılığı hâlâ direnenler olsa da açıklayıcılığını ve ikna ediciliğini kaybediyor artık. Türkiye’nin karanlık tarihi belki bu ön yargı perdesi gözümüzden kalkınca aydınlanmaya başlayacak.
Günün sonunda bu davaların en büyük mağduru olmaktan son anda kurtulan AK Parti iktidarının durumu ise biraz İkinci Mahmud’unkine benziyor. İkinci Mahmud önce ayanların desteğiyle Yeniçerileri ortadan kaldırmış, sonra güçlenen ayanların üzerine yürümüş onlardan da kurtulmuştu.
Bunu planlamadıkları açık. Destek verip, önünü açtıkları savcı ve polislerin en büyük ve son operasyonlarını yıllardır onlar için hazırladıklarını bildiklerini iddia etmiş oluruz yoksa.
Eğer Ergenekon ve benzer davalara karşı çıkanlar aynı kadroların yaptığı son operasyonun üzerine atlamayıp ortaya ahlaki bir duruş koyabilseydi, AK Parti kazananlar listesinde yalnız kalmazdı.
Ahlaken herkesin kaybettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Planlanamayacak kadar grotesk bir durumla karşı karşıyayız. En çok plan yaptığını zannedenin günün sonunda en büyük kaybeden olduğu bir durum...
Dan Brown’un romanını yazmayacağı kadar da saçma sapan, gerçeküstü ve epey aptalca...