Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, Sabah Gazetesi'ne verdiği röportajda, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadeleyi ve 15 Temmuz darbe girişiminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde şehit olan ağabeyi Prof. Dr. İlhan Varank'ı anlattı. 

Varank, FETÖ'nün yalnızca bu toprakların değil, tarihin gördüğü en alçak, en sinsi yapı; ruhunu, vicdanını, tüm varlığını, en yüksek bedeli kim ödüyorsa ona satmaktan çekinmeyen, görevi icabı takiyeyi, inkarı, gizlenmeyi, yalanı ve iftirayı kendine yöntem edinen bir örgüt olduğunu belirtti.

Bakan Varank, şunları kaydetti:

"Öncelikle şunun çok iyi anlaşılması lazım, FETÖ kendini din adamı olarak göstermeye çalışan bir sapığın inşa ettiği inanç anlayışı etrafında kümelenen, Türkiye'nin varlığına, birlik ve bütünlüğüne kastetmek üzere kiralanmış bir tetikçi yapılanmadır. Görev yerleri Türkiye olduğu için 'dindar' kisvesi altında işlerini görüyor olabilirler ama bu örgüt Latin Amerika'da yapılandığında yılmaz bir 'devrimci', Çin'de örgütlendiğinde azılı bir 'Maocu', Avrupa'daki operasyonlarında ise dört dörtlük bir 'seküler' olarak karşınıza çıkabilir. Yani bunların kendi sapkın inançları dışında herhangi bir kültüre, medeniyete, inanca aidiyet duymaları mümkün değil."

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın çoğu zaman tek başına verdiği mücadele sayesinde ortaya çıkan bir gerçek olduğunu aktaran Varank, "Bunlar demokrasinin, milli iradenin tam karşısında olmalarına rağmen yeri geldiğinde demokrasiyi, yeri geldiğinde şeffaflığı kendilerine slogan düzeyinde de olsa maske olarak kullanabiliyorlar. Açıkçası bu noktada başarılı da oldular. Devasa himmet ağlarına, mafyavari yapılanmalara, uluslararası kaçakçılıklara, karanlık bağlantılara sahip olmasına rağmen bu örgüt, yıllarca bir sivil toplum hareketi gibi görünmeyi başardı. Ancak hamdolsun Türkiye, Cumhurbaşkanımızın önderliği ve milletimizin feraseti sayesinde bu örgütü ifşa edebildi, daha da önemlisi karşısına dikilip mücadele etti." ifadelerini kullandı.

Bakan Varank, Türkiye'deki operasyonlarına yarım asır önce başlamış, devlet içindeki yapılanmasını on yıllardır sürdüren, yıllar boyunca Cumhurbaşkanlarıyla, Başbakanlarla, milletvekilleriyle, sanat ve spor dünyasının kilit isimleriyle içli dışlı olduğunu saklama gereği duymayan ve Recep Tayyip Erdoğan'dan önceki hiçbir siyasi liderin, karşısına dikilmeyi, mücadele etmeyi göze alamadığı bir örgütten bahsedildiğini vurgulayarak, siyasi çıkarları uğruna "FETÖ AK Parti'yle büyüdü" ya da "AK Parti'den önce FETÖ bu kadar güçlü değildi" diyenlerin, bu yanlışı kasıtlı yapmıyorsa bu yalın gerçeği göz ardı ettiğini belirtti.

Kişisel olarak bu yapıya karşı hep ihtiyatla yaklaştığını ancak kamu görevi yaptığı, birtakım sorumlulukları taşıdığı için reflekslerini kontrol etmesi, vereceği kararların sonuçlarını iyi hesaplaması gerektiğini ifade eden Varank, tüm bunlarla beraber, bazı kırılma noktalarının artık mücadeleyi kaçınılmaz hale getirdiğini belirtti.

"Böceklerin bulunmasıyla FETÖ, deşifre olduğunu fark etti"

Erdoğan'ın Başbakan olduğu dönemde emniyetin rutin arama-tarama faaliyetlerinin olduğunu hatırlatan Varank, o zamanki Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala'nın, bu aramaların verimliliğiyle ilgili tereddütleri olunca konuyu MİT Müsteşarı Hakan Fidan'la istişare ettiğini, aramaları MİT'ten profesyonel bir ekibin de kendi ekipmanlarıyla yapması önerisini Erdoğan'a arz ettiklerini aktardı.

Erdoğan'ın, ekibin başında durması için kendisine talimat verdiğini anlatan Varank, şunları söyledi:

"Zaten Cumhurbaşkanımızla ilgili mekanlarda polis de bir faaliyet yapsa mutlaka ben takip ederdim. Sanırım, 2011 yılının son günleriydi. MİT ekibinin yaptığı aramada ilk olarak Keçiören'de, Cumhurbaşkanımızın evinin altında ofis olarak kullandığı kütüphanede çoklu priz içinde elektrikten beslenen bir dinleme cihazı tespit edildi. Burası, Sayın Cumhurbaşkanımızın devletin güvenliğiyle alakalı çok mahrem görüşmeler yaptığı bir yerdi. Benzer şekilde, Başbakanlık Konutu'nda kullandığı çalışma ofisinde de böcek diye tabir edilen bu cihazları bulduk. Bu cihazlar devlet ricalinin halen kullandığı kriptolu sabit telefonlara çok yakın yerlere ustaca yerleştirilmişlerdi. Yani, özellikle bir arama tarama faaliyeti yürütmediğiniz takdirde bunları bulmanız mümkün değildi. Bu böceklerin bulunması, FETÖ’nün Türkiye’ye karşı açıktan operasyonlara başlamasının miladıdır. Tabii bu ortaya çıkınca, örgüt deşifre olduğunun farkına vardı. Artık panikle hareket ediyorlardı. İşte biraz da bu yüzden, bu ifşayı yapan Milli İstihbarat Teşkilatına ve Hakan Bey’e yönelik 7 Şubat operasyonuna yeltendiler."

O döneme ait bir hatırasını da aktaran Varank, şu ifadeleri kullandı:

"Sayın Cumhurbaşkanımızın ameliyat olacağı günlerde, 7 Şubat MİT krizi ile uğraşıyorduk. Açıkçası kime güvenebileceğimizi bilmediğimiz puslu günlerdi. Cumhurbaşkanımızın ameliyatının günü, yeri, saati, koruma polislerine dahi bildirilmemişti. O gün hastanenin içinde sadece Cumhurbaşkanımızın ailesi vardı. Hiç unutmuyorum, 3-4 gün boyunca hastanenin izole edilmiş katında belimde silahla dolaştım. Sonradan anladık ki bu ameliyatın tarihini bir şekilde öğrenen FETÖ bundan faydalanmaya çalışmıştı. Savcılar, MİT Müsteşarımızı ifadeye çağırıp daha sonra tutuklamak üzere hareket ediyorlardı. Cumhurbaşkanımız, dakikalar sonra ameliyathaneye inecek olmasına rağmen aklında kendi sağlığı değil bu mesele vardı. Hakan Bey'i, ilgili kişileri arayarak bu apaçık operasyona asla teslim olunmaması ve ifadeye gitmemesi talimatını verdi."

"Mini darbe demek FETÖ'ye göz kırpmaktan başka bir şey değil" 

17-25 Aralık sürecinde yaşananları da anlatan Varank, Gezi olaylarının uluslararası odaklarca da alenen ve ciddi bir biçimde desteklendiğini, FETÖ'nün bu noktada maşası olduğu mahfillerin üflemesiyle, hükümete karşı yürüttüğü düşmanlığı açıktan yapmaya başladığını belirtti.

Varank, dershane sürecinin de aslında 17-25 Aralık'ın bir işaret fişeği olduğuna işaret ederek daha önce bürokrasi içinde gizli kapaklı yürüttükleri mücadeleyi, bu sefer açık bir bilek güreşine çevirdiklerini, Cumhurbaşkanı Erdoğan özelinde AK Parti'ye ve aslında Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik büyük bir savaşın içine girdiklerini vurguladı.

İnsan kaynaklarının çok büyük bir kısmını devşirdikleri "dershane denilen ticarethaneleri" üzerinden meşru hükümete gözdağı vermeye kalktıklarını aktaran Varank, "Sayın Cumhurbaşkanımızın bu hamlesinin ne kadar stratejik olduğu o zamanlar belki herkesçe çok iyi kavranamadı. Ama bu bir dönüm noktasıydı. O zaman mücadeleyi açıktan yapan, bu yapıya karşı bizim gibi sesini yükseltenlere FETÖ çok ciddi diş biliyordu. Yine o dönem, FETÖ’nün ana gazetesinin genel yayın yönetmenin bana, 'Seni dün gece rüyamda gördüm, çok sıkıntılıydın, dikkat et' diyerek örtülü tehditlerde bulunduğunu hatırlıyorum." ifadelerini kullandı.

Varank, şunları kaydetti:

"Bugün görüyoruz ki o zaman tüm bu yaşananlara şahitlik etmiş, bakanlık yapmış, şimdi kendi partilerini kurmuş bazı arkadaşlar, mini darbe vs. diyerek 17-25 Aralık'ı masumlaştırma, küçümseme gayretindeler. Zaten bu niyetlerini de o dönemki soruşturma dosyalarının tekrar gündeme gelmesi gerektiğini söyleyerek açık ediyorlar. 17-25 Aralık'a mini darbe diyenlerin bir sonraki durağı 15 Temmuz'a kontrollü darbe demektir. Hele hele FETÖ'nün yasa dışı dinlemelerle, kumpas iddianameleriyle oluşturduğu soruşturmaların tekrar gündeme gelmesini istemek, FETÖ'ye göz kırpmaktan başka bir şey değildir."

"Bu süreçte kan donduran olaylar yaşadık"

Varank, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanında bu örgüte karşı sesinin çıkmasının FETÖ'yü çok rahatsız ettiğini, hainliklerine karşı duruşunun, mücadelesinin, onlar için bir tehdit olduğunu ve hem kendisini itibarsızlaştırmak hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanı başında çalıştığı için kendisi üzerinden Erdoğan'ı takip altına alabilmek için sahte isimlerle, uydurma dosyalarla telefonlarını dinlediklerini kaydetti.

Varank, bu süreçte kan donduran olaylar yaşadıklarını vurgulayarak, şöyle konuştu:

"Bu kadar fütursuzca telefonumun takip edildiğinden elbette haberim yoktu. FETÖ ile en ağır kavgayı verdiğimiz dönemde, bu yapının gazete tirajlarının gerçekten uzak, şişirme olduğundan, satış gelirlerinin vergiye yansıyıp yansımadığından bahseden bir telefon görüşmesi yaptım. Bu görüşmeden bir gün sonra o gazetenin Ankara temsilcisi beni arayıp, gazetenin tirajını sorgulamamın doğru olmadığını söyledi. Şok oldum, 'Sen nereden biliyorsun' diye çıkıştığımda panikle telefonu kapattı. Tabii sonraki süreçte örgütün, yasa dışı elde ettiği ses kayıtlarını kırpıp, montajlayıp servis ederek düşman gördüğü şahsıma yönelik bir itibar suikastına girişmeye çalıştığını gördük. Bizim davamızın da derdimizin de ne olduğu belli. Allah'a şükür o kumpasların hiçbirisi tutmadı."

Ağabeyi İlhan Varank'ın kahramanlığını anlattı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 16 Temmuz 2016'da Antalya'da planlanan programı öncesinde birkaç günlük tatil için Erdoğan'dan izin alarak ailesiyle Antalya'ya gittiğini ifade eden Varank, akşam saatlerinde farklı vatandaşlardan mesajlar ve telefonlar gelmeye başladığını anlattı.

Varank, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürüyle birkaç kez konuştuğunu, Marmaris'te bulunanlarla görüştüğünü ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın aile efradıyla sürekli irtibatta olduklarını ifade etti.

Herkesin ne olduğunu anlamaya çalıştığını, kimsenin bir bilgisi olmadığını belirten Varank, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'a ulaşmanın mümkün olmadığını kaydetti. İlerleyen saatlerde uçakların alçak uçuş yapmaya başladığı haberlerinin geldiğini, bunun bir kalkışma olduğunun ortaya çıkmaya başladığını vurgulayan Varank, şunları kaydetti:

"O zamanki Emniyet İstihbarat Daire Başkanımız aradı, 'Havacılar ve jandarma kaynaklı bir kalkışma olduğunu değerlendiriyoruz' dedi. Sonrasında zaten bütün gece, darbenin püskürtülmesi için koordinasyon ve takip süreciyle uğraştık. O gece birkaç kez de Antalya Valisi ile konuştuk. Vali Bey askeri erkan dahil herkesi valilik konutuna çağırdı. Ailemle helalleşip, başımıza bir şey gelirse ne yapmaları gerektiğini onlara tembih edip otelden ayrıldım. O zamanki Antalya Büyükşehir Belediye Başkanımız Menderes Bey beni aldı, birlikte Valimiz Münir Bey'in bulunduğu valilik konutuna geçtik. Tabii Sayın Cumhurbaşkanımızın canlı yayına bağlanıp milletimize seslenmesi, onun çağrısıyla milletimizin meydanlara dökülüp tarihi bir direniş sergilemesi işin asıl dönüm noktası oldu."

Varank, o gece, yoğun bir görüşme trafiği yaşadıklarını, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a sürekli ulaşma imkanı olmadığı için bazı noktalarda inisiyatif kullanmak durumunda kaldıklarını belirterek, TRT'de darbe bildirisi yayınlanınca TÜRKSAT Yönetim Kurulu üyesi olarak Genel Müdürü arayıp, TRT yayınının kesilmesi gerektiğini söylediğini anlattı.

Birçoğunu hatırlayamadığı yüzlerce telefon görüşmesi ile sabaha kadar süreci takip ettiğini belirten Varank, "Anadolu Ajansı başta olmak üzere o gece darbeye karşı milli duruş sergileyen, demokrasinin yanında durarak hayati işler yapan tüm medya kuruluşlarımıza minnettarız. Tabii ilerleyen saatlerde önce Erol ağabey (Olçok) ile oğlunun, ardından da ağabeyimin şehadet haberini aldım. Ağabeyimin şehadet haberi ile artık bir an önce İstanbul’a ulaşmanın peşine düştüm. Sabaha karşı kalkabilen tek uçakla İstanbul'a gittim." dedi.

Darbeyle mücadeleye dönük yoğun bir görüşme trafiği içinde olduğu için ailesinden kimseyle görüşmeye fırsatı olmadığını kaydeden Varank, "Rahmetli ağabeyimin önce bana ardından aile grubumuza attığı mesajları da maalesef sonradan gördüm. Orada da kendini değil, bizi düşünüyordu. Aile grubumuzda eşimle yazışmış kendimize dikkat etmemizi söylemiş." diye konuştu.

Varank, 15 Temmuz şehidi ağabeyi İlhan Varank'ın o gece ortaya koyduğu direnişi şu sözlerle anlattı:

"Rahmetli ağabeyim yakın zamanda profesör olmuştu. Üniversitede idari görevleri vardı, bölüm başkanlığı yapmıştı. O gece askerin bir kalkışma yaptığı anlaşılınca okuldaki akademisyenlerin olduğu gruplarda bu konu elbette konuşuluyor, tartışılıyor. Orada 'Arkadaşlar, biz de korkarsak herkes korkar, ben dışarı çıkacağım' yazarak evinden ayrılıyor. Ağabeyim o gece, önce Vatan Caddesi'ne giderek Emniyet Müdürlüğünü teslim almak isteyen darbecilere karşı mücadele etmiş. Zaten aracını da daha sonra Vatan Caddesi'ne yakın bir yerde bulduk. Vatan Caddesi'nde darbecileri püskürten kalabalık polisin de yönlendirmesiyle ardından, İstanbul Büyükşehir Belediyesini işgal etmek isteyen Fetullahçı teröristlerle mücadele etmek için Saraçhane'ye yönelmiş. Orada da darbecilere karşı kahramanca bir direniş yaşanmış.

Beni o gece önce Sağlık Bakanımızın özel kalemi arayarak, ağabeyimin yaralanması ile ilgili bir bilgi aldıklarını söyledi. Aslında şehadetini biliyorlarmış ama o anda bana söylemediler. Hemen ağabeyimin telefonunu aradım. Telefonu açan kişi, 'Bu telefonun sahibi çok yiğit bir ağabeydi. Biraz önce vuruldu, götürdüler, telefonu burada kaldı. İstanbul Belediyesinin önündeyiz, asker bizi tarıyor' dedi. Şehadet haberini böyle aldım. Saraçhane’de rahmetli ağabeyimle beraber direnen, vurulduğu anda orada olan gazilerimiz var. Son dakikaya kadar cesurca mücadele ettiğini, etrafına 'Korkmayın' diye seslendiğini söylediler."

Varank, İBB önünde ağabeyiyle birlikte 13 kişinin darbeciler tarafından şehit edildiğini, o gün ateş edenler ve ateş edilen silahlarların belli olduğunu ifade ederek, "Bizim de tarafı olduğumuz, hem İBB’nin işgali davası hem de iki ayrı çatı davada ilgili sanıklar müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet olmak üzere en ağır cezaları aldılar." dedi.

"Son nefesimize kadar gereken adımları atacağız"

FETÖ'nün artık Türkiye içerisinde bir operasyonel gücünün kalmadığını düşündüğünü kaydeden Varank, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dirayetiyle bu örgütün inlerine girildiğini ve çok büyük ölçüde çökertildiğini vurguladı.

Başta kamu olmak üzere, ilişki ağlarının tamamının deşifre edildiğini belirten Varank, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Ama tabii ki 40 yıldır bu örgüte yatırım yapanlar başta olmak üzere örgütün azılı üyeleri hala birtakım umutlar besliyor olabilir. Eski operasyonel yetenekleri olmasa da siyasete etki edebilecek stratejiler yürüttüklerini, hükümet karşıtı her yapı ve oluşuma destek verdiklerini görüyoruz. Açıkçası kimi siyasilerin bazı çıkışlarını görünce, bunun bir Pensilvanya aklı olduğunu anlayabiliyorsunuz. Ancak bu mücadeleyi sulandırmamak adına, her seferinde açıktan bunu dile getiremiyorsunuz.

Vatandaşlarımız FETÖ ile mücadelenin bitmediğini, ilk günkü iradeyle devam ettiğini bilsin. Son nefesimize kadar bu yolda atılması gereken bir adım varsa o adımı atacağımız konusunda da müsterih olsunlar. Biz o geceyi hiçbir zaman unutmayacak, unutturulmasına da müsaade etmeyeceğiz. Bunu hem devlet olarak temin edeceğiz hem bireysel olarak yapacağız. Şahsen ben bir bakan olarak, attığım her imzada, aldığım her kararda 15 Temmuz’dan ibret alıyorum. O gün canını verenleri, çoluğunu, çocuğunu, ailesini, yine onların istikbali için ardında bırakanları düşünüyorum. Şehadet şerbetini içen güzel insanlarla aynı tarafta olmak, vatanı uğruna canını hiçe sayan yürekli kahramanlarla birlikte yol yürümek, gönlümüzü ferahlatıyor."

Milletin kahramanlığını tanımlayacak bir kelime bulamadığını belirten Varank, "Sayın Cumhurbaşkanımızın kararlılığı ve dik duruşu, milletimizin bu kenetlenmesi tarihin akışını değiştirdi. Türkiye'yi, 100. yılına ulaşamadan işgal etme girişimi; Türkiye'yi, Pensilvanya'da yaşayan din adamı kılıklı bir sapığın tiranlığı haline getirme girişimi, tıpkı bir asır önce olduğu gibi milli mücadele ruhuyla boşa çıkarıldı. Bu duruş elbette ki tüm dünyaya örnek oldu. Bir milletin, kendi kaderini kendi tayin etmesinin en asil örneğini yazdık." dedi.

15 Temmuz'un Türkiye’yi boyunduruk altına alma girişimi olduğuna işaret eden Varank, şu görüşlerini paylaştı:

"Biz bu girişimlere pabuç bırakmayacağımızı tüm dünyaya gösterdik. Ve o duruş, hamdolsun bugün de devam ediyor. İşte Ayasofya'nın tekrar cami yapılması aslında 15 Temmuz'a verilmiş bir cevaptır. Aynı 15 Temmuz'da gösterilen milli duruşun bir devamı, o duruşun taçlandırılmasıdır. Çünkü, Ayasofya bizim bu topraklarda adaletle kurduğumuz hükümranlığımızın dosta düşmana ilanıdır. Danıştay kararı sonrası Sayın Cumhurbaşkanımızın Ayasofya'yı tekrar ibadete açma kararı şüphesiz, Cumhuriyet tarihimizin tıpkı 15 Temmuz gibi dönüm noktalarından biridir."