##tgvideo##






Sefa KOYUNCU-İSTANBUL
Türkiye'deki "Muhafazakâr Sanat" tartışması bir anlamda Prof. Dr. Mustafa İsen'in "Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa muhafazakâr estetik ve muhafazakar sanat normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz" sözleri ile başladı. Tartışmanın öncül isimlerinden olan Prof. Dr. Mustafa İsen'in hem edebiyat profesörü hem de Kültür Bakanlığı Eski Müsteşarı olması hasebiyle, Muhafazakar Düşünce Dergisi'nin "Sanat Sayısı"nda kendisi ile söyleşi yapmak istedik. Şenay Eray ve Serhat Buhari Baytekin'in Sayın İsen ile "Sanat ve Muhafazakârlık" üzerine yaptığı bu keyifli sohbet bizlere birçok konuda ışık tutacak niteliktedir.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen, Gelenekten Geleceğe dergisinin ilk sayısında, Şenay Eray ve Serhat Buhari Baytekin'in sorularını cevaplandırdı. Mustafa İsen'e sorulan sorular ve alınan cevaplar şöyle:

Serhat Buhari Baytekin: Sayın İsen, Muhafazakâr Sanat üzerine yaptığınız bir konuşma sonrası bu konu ülkemizde uzun süre tartışıldı. Ama bu tartışmalar biraz körlerin fil tarifi gibi oldu. Yapacağımız görüşmeye başlamadan önce, kavramsal olarak "muhafazakârlık" kavramını nasıl kullandığınızı ve bu bağlamda sanatla ilişkisini nasıl kurduğunuzu öğrenebilir miyiz?

Mustafa İsen: Muhafazakârlık kelimesi gerçekten de herkesin zihninde ayrı çağrışımları ve ayrı anlamları olan bir kelime… Ben ne kastettiğimi sarih bir şekilde ortaya koymak ve onun üzerinden yürümek istiyorum. Muhafazakârlık kavramının en güzel çağrışımı "denge"… Geçmişle gelecek arasında denge… Ben muhafazakârlıktan bunu anlıyorum, kesinlikle bir geçmiş mukallitliği olarak anlamıyorum muhafazakârlığı… Geçmişte bir takım edinimleri aynen muhafaza etmek olarak da anlamıyorum. Tam tersine geçmiş bizim için bir esin kaynağıdır. Bu esin kaynağından elde edebileceğimiz bakış açılarıyla, yeni şeyler üretmek olarak anlıyorum. Bunun klasikle ilişkisini kesmiş sanatlarla temel farkı şudur; klasikle ilişkisini kesmiş modern sanatlar, geçmişle bütün bağlarını koparmış faaliyet alanlarıdır. Muhafazakâr düşüncede ise bu esin kaynağı varlığını muhafaza etmektedir. Dolayısıyla bu toplumlarda bir temadi fikri devam ettirilmektedir. Ben toplumların da tıpkı bireyler gibi hafızası olduğu kanaatindeyim. Toplumların hafızasının dumura uğramasının, insanların hafızasının dumura uğraması gibi ciddi negatif sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim. İşte o esin bir anlamda bir irtibat noktası itibariyle geçmişle an arasında ilişki kurmaktadır. Benim anladığım budur ve bunu Tanpınar'ın güzel ifade ettiğini düşünüyorum. ''değişerek devam etmek, devam ederek değişmek''

Serhat Buhari Baytekin: Muhafazakârlık hakkında genel anlamda tanımlama yaptıktan sonra, muhafazakâr sanattan öz olarak ne anlamalıyız. Neyi ifade ediyorsunuz? Geleneksel sanatları mı kastediyorsunuz muhafazakâr sanat deyince? Sadece geçmişin sanatlarını mı kastediyorsunuz? Mesela tarihte kalmış, Osmanlı'da kalmış elsanatları mı kastediyorsunuz?

Mustafa İsen: Hayır hiçbir biçimde bunu kastetmiyorum. Bu klasik sanatlar elbette benim için önemlidir. Süleymaniye Camii bizim için çok kıymetlidir ama Süleymaniye camiini bir Kocatepe cami olarak inşa etmeye çalışmak benim anlamakta zorluk çektiğim bir faaliyettir. Dünyanın her yerinde mimarinin anıt eserleri daima dini eserlerdir. Oysa bakın seksen doksan yıllık tarihimize bizim, nerdeyse bir tane uzman mimarın, üslup sahibi mimarların elinin değdiği bir cami mimarisinden yahut başka dini mimariden söz etmek mümkün değildir. Bugünkü bakış açısıyla ortaya çıkmış örneklerin ben geleneği de yansıtmadığı kanaatindeyim. Faraza iki binli yıllarda Türkiye Müslümanlarının cami mimarisinin temel felsefesi neydi, temel anlayışı neydi? diye elli yıl yahut yüz yıl sonra bir sanat tarihçisi araştırma yapmaya kalkışsa bizim hangi eserimize bakarak, bizimle ilgili bir tahlilde bulunacak. Onun için Süleymaniye kendi başına çok güzeldir ama Süleymaniye'nin 20.yy.'da çağının neredeyse mükemmel teknolojisini kullanmadan, imkânlarını kullanmadan, birebir taklidini yapmak asla muhafazakâr sanat değildir. Benim muhafazakâr sanattan anladığım da beklediğim de bu değildir. Mesela yine Tanpınar'dan gidelim, onun romanları mesnevi geleneği üzerinden yürümeden ama içerik olarak bizim eserlerimiz sayılacak örnekler olarak değerlendirilmelidir.

Şenay Eray: "Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa muhafazakâr estetik ve muhafazakar sanat normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz" ifadenizle Türkiye'de son yılda muhafazakar tartışmasını bir şekilde başlatmış bulunuyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Mustafa İsen: Bir kere böyle bir yükümlülük içindeyiz lafıyla ben kendimi de işin içine dâhil etmekle birlikte bunu, böyle bir yükümlülük içinde olunmalıdır diye anlamak gerekir. Şimdi açık söylemek gerekirse bu iktidarı da oluşturan uzun yürüyüşün temel aktörlerinin Türkiye'ye yönelik değişiklik taleplerinin içinde önceliği herhalde sadece ekonomik değişiklik almıyordu. Ama son on yılda ortaya çıkan gelişmelere dönüp baktığımız zaman Türkiye aslında asıl ekonomik manada ciddi olarak dönüştü. Oysa beklenirdi ki kültürel manada da, medeniyet manasında da yapısal sayılabilecek bir takım değişiklikler olsun. Gerçekten dönüp baktığımız zaman ekonomide, hukuk düzeninde, siyasal yapıda, alt yapıyla ilgili işlemlerde devrim niteliğinde değişikler oldu ve bu değişikler tümüyle Türkiye'nin önünü açtı. Türkiye'yi rahatlattı. Türkiye'yi daha ileriye taşıdı. Ama bütün bu çerçevede mesela Milli Eğitim Bakanlığı çok güzel okullar yaptı. Belediyeler çok güzel kültür merkezleri yaptılar. Bunların çok önemli olduğuna inanıyorum. Bunların aynı oranda ve aynı başarıyla içlerinin doldurulmadığı malumdur. İçlerinin doldurulmasından kesinlikle ideolojik bir bakış açısıyla bir misyon oluşturmayı kastetmiyorum. Yani bunu hakikaten üzerine basa basa vurgulamak isterim, çünkü yaptığım konuşmadan sonrada sanki bu metin bir ideolojik beklenti sunuyormuş gibi bir tablo ortaya çıkardı. Ben muhafazakâr sanat olmalıdır derken, katiyen bunun yanında sosyal demokrasi anlayışının sanat görüşü çerçevesi içinde oluşabilecek bakış açılarını reddeden ve onları olumsuzlayan bir bakış açısını burada gündeme taşımak istemiyorum. Ya da sayıları hayli çok olan başka sanat görüşlerinin ürünlerini. Ben Türkiye'de Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarlığı yaptım. Bu çerçevede şunu çok net olarak gördüm. Türkiye'de özellikle ödenekli sanat kurumlarının önemli bir kısmında hala 1970'li yıllarda ki sol anlayışın egemen olduğu bir sanat bakış açısı var. Bunlar çok gündeme gelmedi. Yani bazı kesimler muhafazakâr sanat geliyor, bizi tasfiye edecekler gibi benim aklımdan geçmeyen görüşleri ileri sürerken birileri de çıkıp hangi özgür sanat diye sormalıydı. Yani ödenekli sanat kurumlarının hiç olmazsa bir kısmında, mesela son on yıldan beri ortaya çıkan tablo masaya yatırılsa ve tamamen tarafsız bir sosyal bilimci bakış açısıyla bunlar değerlendirilse bu kurumların yapısı çok net olarak görülecektir. Yani böyle bir eksikliğin var olduğuna dikkat çekmek istedim. Benim vurgum bu noktadaydı. Yani burada şöyle bir algı olmamalı, Türkiye'de var olan sanat anlayışı muhafazakâr sanat deyince gitsin, yerine resmi bir ideoloji anlamında muhafazakârlık, resmi bir sanat anlayışı anlamında da muhafazakâr sanat gelsin gibi bir anlam çıkarılmamalı.

Serhat Buhari Baytekin: Paralel bir soru daha sormak istiyorum. Siz bu açıklamayı yaptıktan sonra Türkiye'de tiyatrolarla ilgili bir değişiklik söz konusu oldu. Bu değişiklikle sizin söylemleriniz paralel gittiğinde karşı tarafta bir korku oluşturdu.

Mustafa İsen: Ben yine bu konuşmalarımdan birisinde çok üzerine basa basa bir şey söyledim. Bunu aşağı yukarı 9 yıldan 10 yıldan beri söylüyorum. Müsteşarlığımız sırasında Türkiye'nin kültür politikaları konusunda bizden AB için görüş istediler. Nitekim bu daha uzun süre önce de istenmişti. Fakat hazırlanamamış. Kültür konusu sanki toplumun kolay mutabakat sağladığı bir mesele olarak görülmekle birlikte aslında hiç anlaşamadığı bir konudur. Bakın Devlet Planlama Teşkilatı sektör politikaları hazırlama noktasında öbür sektörlerde hemen hemen bütününde kolaylıkla politika belirler ama kültür politikalarının belirlenmesinde yıllardan beri üzerinde mutabakat sağlanmış bir yapı yoktur.

Serhat Buhari Baytekin: O zaman şöyle diyebilir miyiz hocam? Kültür politikaları yasaklı bir alan?

Mustafa İsen: Yasaklı bir alandan çok şunu söylemek istiyorum: Hükümetlerin kültür politikaları olmaz. Kültür programları olur. Kültür programı burada "policy" karşılığı kullanılıyor. Yani bence burada çok açık bir şey, benim bakış açıma göre ve çağdaş dünyadaki temel bakış açılarına göre devletler kültürel ortamı oluşturmak durumundadır, zorundadır. Bu kültürel oluşumdan da insanlar kendi beklentileri doğrultusunda ve kendi birikimleri doğrultusunda pay alacaklardır. Dolayısıyla burada baskıcı yönetimlerde olduğu gibi bir politika üretmek ve kültür ve sanatı da bu politikanın bir enstrümanı olarak düşünmek benim bakış açımla örtüşmez. Çok dolaylı olarak şunu kabul edelim, en özendirmediğiniz tablolarda bile gene kültür programlarını bir enstrüman gibi kullanma hassasiyeti, endişesi vardır fakat ben bunu mümkün olduğu kadar geriye çekecek bir yapıdan söz ediyorum. Onun için burada şöyle bir yaklaşım kesinlikle yanlıştır: Benim bakış açım itibariyle şu şu şu şu sanat görüşleri sahayı terk etsinler bunun yerine biz şöyle şöyle şöyle bir sanat görüşü ikame edelim." Bu karşı olduğum bir bakış açısıdır. Demokratik bir ortamda şartlar teşekkül edecek, bu teşekkül eden şartlar çerçevesi içinde biz sanatın serbestçe gelişip serpilmesine imkân hazırlayacağız. Zaten bizim bir geleneksel birikimimiz var. Bu toplum başka tür örnekleri denedi daha önce, alanı boşaltıp onun yerine başka bir şey ikame etmeye kalkıştığınız zaman bu, tarihsel birikimi olmayan bir toplumunda doğurduğu sonuçları doğurmadı. Başka tür reaksiyonlarla karşılaştık. Kuşkusuz bu uygulamaların da toplumda olumlu sonuçları oldu ama verilen emekle elde edilen sonuç paralel olmadı. Bizim toplumumuza esin kaynağı olabilecek veya bireylere esin kaynağı olabilecek başka nirengi noktaları var. Bu nirengi noktaları ile birlikte ben şuna inanıyorum; bu coğrafya buna müsaittir. Tarihte bu coğrafya medeniyetler doğurdu, bunun örnekleri var. Günümüzde de önce bir kültürel kıpırdanma ve sonra bunun bir estetik yükselişe doğru geçmesi… Bütün bunların sonrasında bir medeniyet yarışı… Dolayısıyla bu süreçten beklediğim budur, umduğum budur, inandığım budur. Şimdi başa döneceğim, dedim ki bu iktidar mensuplarının en temel iddialarından biri ekonomik alandan çok kültürel alandı. Niye olmadı? Bu sorunun cevabını tarihe dönerek vermek istiyorum.

Serhat Buhari Baytekin: Evet ben burada o anlamda bir soru sormak istiyorum. Mesela medyada öyle bir tartışma yürütüldü ki sanki muhafazakâr sanat aniden ortaya çıktı. Tarihsel süreci yok, geleneksel kökenleri yok şeklinde bir tartışma yürütüldü. Kültürel mirasa hiçbir atıf yapılmadı.

Mustafa İsen: Çok açık bir şey söylemek istiyorum bu konuyla ilgili olarak. Başka örnekler de verebilirim ama bize en yakın tarih ve en iyi bildiğimiz alan olması itibariyle Osmanlı Devletine bakalım. Yuvarlak bir hesap üzerinden yürüyelim kuruluş, 1300 olsun. Osmanlı Devleti'nin kendini ifade edebilecek kültürel enstrümanları, kültürel kimliği ister mimaride, ister edebiyatta, ister plastik sanatlarda hele hele müzikte daha sonra gerçekleşti. Ancak İstanbul'un fethinden sonra yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır bir kimlikli yapı ve bunun bir klasik kültüre, bir klasik sanata dönüşmesi de 16 yüzyıldır. Dolayısıyla siyasi hareketle, kültürel hareket birlikte doğmaz ve at başı gitmezler. Bunların yükselme periyotları da birbirini takip eden farklı bir süreç izler. Siyasi iktidarlar önce gelirler, normlarını oluştururlar, ekonomik yapı teşekkül eder, aydınlar yetişmeye başlar ve bir süre sonra bunun kültürel veya uygarlık boyutuyla ilgili örneklerine rastlanır. Siyasi iktidarlar çökmeye doğru giderlerken de kültürel yapılanmalar bunları biraz geriden takip eder. Mesela 18. yüzyılda siyaseten ve idareten Osmanlı Devleti büyük bir zaaf içinde olmasına karşılık, kültürel anlamda pek çok alan zirveyi yaşamaktadır. Başta edebiyat, şiir ve musiki olmak üzere… Fakat çağımızda mesafe bu kadar uzun değildir. Yani yüz yıllık, yüz elli yıllık, yetmiş yıllık, seksen yıllık gibi geçmişteki mesafeleri bugün daha kısaltacak bir yapılanma içerisinde olunabilir, çünkü iletişim çağındayız. Ben mevcut iktidarın onuncu yıldan sonra artık kültürel meselelerde de bir takım oluşumlara ciddi katkıda bulunacak, bu coğrafyanın ihtiyaç duyduğu sanat yapılanmalarının gelişmesine imkân hazırlayacak bir yapılanma içerisinde olacağını düşünüyorum. Bundan kaçamaz da artık. Dört yıl önce beş yıl önce bu meseleleri konuşamıyorduk, bugün ise konuşuyoruz. Tekrar başa dönecek olursam öbür alanlarda büyük mevzuat değişiklikleri yapıldı. Bu mevzuat değişiklikleri beraberinde başarılar getirdi. Şimdi teker teker sayabilirim size, bunların pek çoğunu kendi arkadaşlarımızla gerçekleştirdiğimiz için kültürel manada yapılanlar var, tabii yapılmayanlar da var. Bu yapılmayanlarla yapılanlar bir paket halinde toplumun önüne konulursa eminim ki artık bu konuda iyi sayılabilecek örnekler elde edebiliriz. Somut bir örnek vereceğim; Türkiye'de Büyükşehir Belediyeleri birkaç yıldan beri bir takım geleneksel sanatlara destek veriyorlar İSMEK, BELMEK adı altında. Bunlar öylesine bir talep patlaması doğurdu ki, buralarda daha çok hanımlar, genç kızlar eğitim alıyorlar. Bu kişileri buraya göndermek konusunda hiçbir zorlama yok. Sadece kendilerine farklı mekânlarda bir uygulama alanı, hoca vb. imkânı olduğu belirtiliyor. Türk musikisi, halk müziği, folklor, geleneksel sanatlar ve benzeri türler… İnsanlar gidiyorlar ve buradan talepte bulunuyorlar. İnanılmaz sergiler açılıyor şehirlerde artık her dönem. Bunlar henüz istenen manada kaliteye dönüşmedi, ama şunu görüyorum ki Osmanlı'da bu işlerin en çok teşvik edildiği dönemlerde bile sayıca katılım bu kadar çok değildi. Şimdi bu sayı ister istemez bir süre sonra beraberinde kaliteyi de getirecektir. Burada şuna vurgu yapmamız lazım. Ben sanatı nihai bir amaç olarak görmüyorum, tam tersine araç olarak görüyorum. Çağdaş dünyada bunların teorisyenleri var ama İbn-i Haldun'un o meşhur kemali ihtiyaçlar meselesi benim çok tuttuğum bir tabirdir. Ya da Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisi. Yani bu yolla insan kalitesinin yükseltilmesi… İşte bu kemali ihtiyaçlara yani insan kalitesinin yükseltilmesine vesile olacak araçlar gibi görüyorum sanatları. Nitekim şehrin varoşundan çıkan bir genç kız bu kurslara başladığı andan itibaren bir süre sonra giyimine kuşamına dikkat etmeye başlıyor. Pardösüsüyle ayakkabısı arasında, çantası arasındaki renk uyumuna dikkat etmeye başlıyor. Bu bir süre sonra kaçınılmaz olarak insan ilişkilerine yansıyor, burada gördükleri. Yani burada insanlar sadece, güzel sanatları öğrenmiyorlar. Orada aynı zamanda nasıl oturulacağını, nasıl kalkılacağını, nasıl insanlarla konuşulacağını, nasıl insan ilişkileri içinde olacağını, nasıl sokağa çöp atılmayacağını, nasıl sokakta gürültü yapılmayacağını kısacası bizim "adab-ı muaşeret" dediğimiz daha güzel bir dünya için arzu ettiğimiz bir insan tipolojisinin oluşmasına katkıda bulunuyorlar. Bunun bir sonrasının sağlayacağı unsurları ise konuşmak bile gereksiz.

Şenay Eray: Siz daha önceki konuşmalarınızda da görüşlerinizi genelde "medeniyet" ve "entelektüel birikim" çerçevesinde belirtmiştiniz. Türkiye içerisinde böyle bir entelektüel birikim mevcut mu? Bunu talep eden sonuçta bu entelektüel ihtiyaç diyorsunuz. Ama bunu talep eden entelektüel bir birikim, bir grup var mı? Yoksa oluşturulmaya mı çalışılıyor? Eğer var ise bu normlar hâlihazırda neden kendiliğinden oluşamadı?

Mustafa İsen: İnsanların iki tür ihtiyaçları vardır, biliyorsunuz. Bir fiziki ihtiyaçlar bir de psikolojik ihtiyaçlar. Fiziki ihtiyaçlar içten uyarılmayla giderilmek zorundadır. Yani karnınız acıktığı zaman beyninize bir takım komutlar gönderir mideniz ve siz ancak bir şeyler yiyerek bunu tatmin edersiniz ve rahatlarsınız. Psişik ihtiyaçlar ise dışarıdan uyarılmalarla fark edilirler ve onu giderdiğiniz zaman da ne kadar mutlu olduğunuzu ve ne kadar iyi şeyler yaptığınızı fark edersiniz. Ben aslında böyle bir ihtiyacın var olduğunu düşünüyorum. İşte bu biraz önce söylediğim gibi büyükşehirlerde açılan kurslarla ne kadar büyük bir kitlenin ilgilendiğine tanık olduk. İkinci olarak, aynı zamanda bu gibi ortamlar beraberinde bir ilgi de oluşturabilir. Yani insanların dikkatini çekerek onların bu psişik ihtiyaçlarının fark edilmesine de vesile olunabilir. Mesela okullar da böyledir. Yani okullarda iyi bir müzik öğretmeninin yanında öğrenci: "ben bu işi yapabilirmişim, ne kadar güzel bir işmiş" diye bir duyguya da kapılabilir, yahut herhangi bir kursa giden birisi. Tabii burada şunu söylemek istemiyorum; insanların %100 nü böyle bir alana yönelteceğiz. Bir takım insanlar sporla ilgilenecektir, bir takım insanlar seyahatle ilgilenecektir, bir takım insanlar başka şeylerle ilgilenecektir. Ama ilgilenecek olanlar için ortamı oluşturmak meselesinden söz ediyorum. Ama ben sizin söylediğiniz ile ilgili olarak, "bu insanların entelektüel beklentilerine cevap vermek" hususunda birkaç şey söylemek istiyorum. Bu UNESCO'nun bir tabiridir biliyorsunuz. Eskiden kişi başına milli gelir ülkelerin kalkınmışlık göstergeleriydi. Şimdi bu tek başına yeterli değil. Aynı zamanda o ülkelerde insanlar entelektüel beklentilerine ne kadar kolaylıkla ulaşabiliyorlar, buna bakılıyor. Nitekim buna bağlı olarak zaman zaman Türkiye'nin gündemine geliyor bu konular. Türkiye ekonomik gelişmişlik bakımından dünyada on altıncı sırada ama insani gelişmişlik bakımından makas çok açık, çok gerilerde.

Şenay Eray: Bir hükümetin kültür programlarının olabileceğini ama kültür politikalarının olmaması gerektiğini söylemiştiniz. Ama bu konuda bir taraftan da bu policy yani bu programları oluşturacak bir kadronun oluşması gerekecek. Bu kadrolar nasıl belirlenir? Bir taraftan ideolojik olmamaya çalışacağız bir taraftan bir kadro kurmaya çalışacağız. Bunun kıstası nedir? Çünkü her sanat tartışmasıyla beraber ister istemez belirli bir ideolojik tartışmanın da içerisine giriliyor. Bu sınır birbirinden çok ayrı ve net değil. Özetle bu kadroyu nasıl kurmalıyız? Yahut da kurmalı mıyız? Bu üstten bir hareket mi olacak yoksa yerelden bir hareket mi?

Mustafa İsen: Bakın Türkiye bir şey tartışıyor. 4+4+4 eğitim sistemiyle birlikte seçmeli dersler konusu tartışılıyor ve sonuç olarak diyorlar ki on öğrenci olursa sınıfta biz ders açacağız. Yani böyle bir kıstas koyarsınız. Önce bir talebi doğurmak lazım. Bu ortamın nasıl teşekkül ettirilmesi gerektiği meselesinde de bir uygulama projem var. Bu konuya isterseniz oraya girerek başlayalım. Devletin birkaç yıldan beri uyguladığı KÖYDES ve BELDES diye projeleri var. Böylece kırsal kesimin ve küçük beldelerin bütün problemleri bu projeler vasıtasıyla bertaraf edildi. Artık Türkiye'de yolu olmayan, suyu olmayan, bir takım alt yapı problemleri olan yerleşim alanları neredeyse yok. Benim KÜLDES diye bir projem var. KÜLDES projesi de bir defaya mahsus olmak üzere devletin ciddi yatırımını gerektiren bir proje. Bu projeyle nüfusu beş binin üzerinde olan ve bir kültür merkezi olmayan bütün yerleşim yerlerinde kültür merkezleri kurulacak. Bu kültür merkezleri Bakanlığın bugün kurduğu o devasa kültür merkezleri gibi değil. Çok amaçlı, küçük merkezler olacak. Bu merkezlerin çok amaçlı salonları olacak. Yanında bölge ihtiyaçlarına göre kütüphanesi olacak. Yanında birkaç tane sanat çalışmaları için mekânları olacak. Tiyatro, müzik, halk oyunları vb. tür faaliyetler için. Halka da açık olacak, bunun işletmesi yerel yönetimler tarafından yürütülecek. Merkezi yönetim değil kesinlikle. İnşaat faaliyeti de şöyle gerçekleşecek; bir maliyet belirlenecek bu maliyetin yarısını merkezi yönetim, yerel yönetime verecek ve diyecek ki yarısını siz karşılayın. Ben sizi temin ediyorum ki bu yerel yönetimler bir kuruş ilave para harcamadan sadece merkezden gelen yarı parayla o binayı yaparlar. Ondan sonra da ihtiyacı olan vatandaşlar orada düğününü yapabilecek, okulun müsameresi varsa okul müsameresini burada yapabilecek, amatör veya profesyonel bir tiyatro topluluğu varsa gidip çalışmalarını yapabilecek, amatör bir müzik topluluğu varsa çalışmalarını gerçekleştirebilecek. Bunlara da küçük enstrüman, dekor, kostüm gibi yardımlar yapılacak. Örneğin bir anma günü yapılacaksa o kasabayla ilgili gelip burada yapılabilir. Yani bu mekân yirmi dört saat işlevsel olacak, kullanılacak. Düğün ve benzeri tür faaliyetlerde küçük kiralar alınarak da, devlete yük olmadan çarkının dönmesi sağlanabilecek. Şimdi orada o kasabada lisede veya ortaokulda bir müzik öğretmeni varsa, gelsin orada bir müzik kursu açsın. Bir edebiyat öğretmeni çocuklara bir edebiyat saati düzenlesin. Bir tarih öğretmeni başka bir faaliyet düzenlesin. Eğer çocuklardan on kişi, on beş kişi, yirmi kişi böyle bir ihtiyaç duyuyorlarsa yerel yöneticiye, bizim böyle bir talebimiz var, bize bir hoca bulun desinler. Artık Türkiye'de bunlar çok kolaylıkla bulunabilecek imkanlar. Benim kadrodan kastettiğim budur. Yoksa yukarıdan planlanmış, programlanmış ve bir şeyler telkin yaklaşımı içinde olan bir faaliyet alanı değil. Halkevleri vasıtasıyla bu topraklarda benzer bir faaliyet, kültür dönüşümü hadisesi olarak daha önce denendi. Bu hareket tutmadı. Tutmamasının sebepleri var. Benim buradaki güvencem şudur: Biz hakikaten dünyanın çok önemli bir geçiş alanı üzerinde yaşıyoruz. Çok hareketli bir coğrafyada yaşıyoruz. Tarih boyunca böyle olmuştur. Çok farklı kültürlerin gelişip serpildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Ben bu toprakların bize başka tür esin kaynağı olacağı kanaatindeyim. Bu hiçbir zaman on altıncı yüzyılda olmuş bitmiş bir hadiseyi aynen bize dayatmayacak. Ama o on altıncı yüzyılda olmuş bitmiş hadisenin esin kaynağıyla biz yeni, modern, çağdaş orijinal sanatlar da doğurabileceğiz. Yani bu birikim bizim en büyük motivasyonumuzdur. Yani halkevlerinden farkı da temelde bu olacaktır. Biz dönüştürmeyeceğiz, geliştireceğiz. Halkevlerinin biraz bu motivasyondan mahrum olduğu için tutmadığı kanaatindeyim.

Serhat Buhari Baytekin: Son dönemlerde sizin de başlattığınız bir tartışmadan yola çıkarak söylüyorum. Muhafazakâr sanat, muhafazakâr sanatçı tartışması… Siz muhafazakâr sanatın olabileceğini, muhafazakâr sanatçının olamayacağını mı söylemek istiyorsunuz?

Mustafa İsen: Hayır ben tam bunu ifade etmek istemiyorum. Yani muhafazakâr sanatçı sonuçta muhafazakâr sanat üretir gibi bir doğal beklenti var. Ben sanatçının da muhafazakâr olabileceğini, sanatın da muhafazakâr olabileceğine inanıyorum. Tanpınar'ın hayatını biliyoruz. Çok da muhafazakâr bir sanatçı olmadığı bir vakadır ama Tanpınar'ın eserleri gerçekten birer muhafazakâr sanat örneğidir, ama bunun her zaman paradoksal bir tablo ortaya çıkaracağı kanaatinde de değilim.

Şenay Eray: Ama her ikisi de mümkündür diyorsunuz.

Mustafa İsen: Her ikisi de mümkündür.

Şenay Eray: Peki bu tartışma içinde daha çok muhafazakâr sanatın olamayacağı ve muhafazakâr sanatçının olabileceği üzerinden tartışmalar döndü, bu eleştirileri kabul ediyor musunuz?

Mustafa İsen: Hiç etmiyorum. Bu biraz önce de konuştuğumuz gibi muhafazakâr kelimesinden ne anladığınızla alakalı bir şey… Benim anladığım bir çerçevede böyle bir değerlendirme mümkün olamaz.
Serhat Buhari Baytekin: Süleymaniye Caminin yeniden inşa edilmesinin şu anda muhafazakârlıkla yakından uzaktan bir ilişkisi yok dediniz. Peki Itri'nin bestelerinin senfonik orkestra ile yeniden yorumlanması bir muhafazakâr davranış, bir muhafazakar tutum olabilir mi?
Mustafa İsen: Olabilir.

Serhat Buhari Baytekin: Aradığımız muhafazakâr sanat tam da böyle bir şey mi?

Mustafa İsen: Aradığımız muhafazakâr sanat tam da böyle bir şey değil. Bu muhafazakâr sanata giden yollardan bir tanesi… Ama ben şuna kaniyim, mesela Selman Ada geçtiğimiz yıl bir kantat sahneye koydu. Kantat biliyorsunuz peygamberlerin ve ermişlerin hayatlarını anlatan yani bunu müzik ve sahne tasarımıyla anlatan etkinlikler. Özellikle Hz. İsa ve Hz. Musa ile ilgili binlerce kantat var. Hem Hıristiyan dünyasında, hem Musevi dünyasında… Selman Ada Süleyman Çelebi'nin Mevlidi'ni çok küçük müdahalelerle yorumladı, yani metine hiç bir müdahalede bulunmadı, biraz metni kısalttı, bazı bölümleri çıkardı. Bu çerçevede bir metin hazırladı ve metin ortaya çıktığı zaman hakikaten biz şaşkınlıkla şunu gördük: Sanki Süleyman Çelebi'ye bir profesyonel libretto yazım görevi vermişsiniz de o böyle bir eser çıkarmış gibi. Bir libretto metni olmaya o kadar uygun bir tablo ortaya çıktı. Kültür Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı'nın desteğiyle bir takım itirazlara rağmen bu eser seslendirildi, icra edildi. Ben şahsen sonuçtan çok memnun olduğumu ifade etmek istiyorum. Yani batılı formlarla doğulu formları, doğulu formlarla batılı formları kaynaştırarak icra edildi, bunlar muhafazakâr sanata giden yollardır. Tekrar söylüyorum, benim beklediğim ise bütün bunların ötesinde. Bu geleneksel birikimden esinlenerek yeni şeyler üretmek. Bunlarında ötesinde yeni formlar oluşturmak. Asıl orijinal, asıl çağa söylenebilecek yeni katkılar bunlar olacaktır. Hem çağı iyi okuyacak hem de ilham kaynaklarını geçmişten alacak yeni ve orijinal eserler…
 
Serhat Buhari Baytekin: O zaman şunu söyleyebilir miyiz; Çağdaş Itrilerin ortaya çıkması lazım!

Mustafa İsen: Yeni Itriler, çağdaş Itri'ler ortaya çıkmalı. Onlar Itri'nin duyduğu heyecanı, Itri'nin o sanattaki ölümsüzlüğünü ve binlerce insanın nasıl bu eserlerle kendinden geçtiğini anlayacak, anlatacak yeni normlar, yeni formlar oluşturmak gibi bir yükümlülük içindedirler.

Serhat Buhari Baytekin: Yine bununla ilgili o zaman şöyle bir çatışma formuna geri dönüyoruz. Batılı sanat ile yerel sanat arasındaki çatışma. Türkiye'de uzun bir süre hep batılı sanatlar ön plana çıkarıldı. Onun yerine yerel sanatlar olabildiğince unutturulmaya çalışıldı. Açıkça söylemek gerekirse, bunlar arasında bir denge mi bahsettiğiniz? Yani batıyı da reddetmeyen ama kendi yerelini de özümseyen bir anlayış mı kastettiğiniz? Bunlar kolay şeyler değil kuşkusuz. Bir orijinaliteden söz ediyoruz. Bu iş için bilgi gerekli ama yetmez, gayret ve yetenek de lazım.

Mustafa İsen: Ben zaten yaşadığımız coğrafyanın bizi buna icbar ettiği kanaatindeyim. Elbette batı sanatları önemli, dikkate değer, bizim de yararlanacağımız, yararlanmamız gereken faaliyetler fakat doğu sanatlarının geleneksel yapısı içinden gelen Türk İslam geleneğinin örneklerini de hiç kimsenin yadsımaya hakkı yok. Fakat benim bu toplumu kuşatacak yeni örneklerden kastım bunlardan ikisi de değil. Yani bunların ikisinden de etkilenmiş, esinlenmiş yeni orijinal örnekler. Bunun nasıl olabileceği meselesiyle de ilgili isterseniz birkaç şey söyleyelim. Kültür Bakanlığı mevzuat bakımından bir takım adımlar atmakla birlikte özellikle ödenekli sanat kurumları açısından 1970'li yılların hatta daha erken 1950'li yılların mevzuatına tabi. Buralarda ödenekli sanat kurumlarında çalışan insanlar var. Bunlar devlet memuru zihniyetiyle çalışıyorlar. Eskiden bir tek konservatuar vardı. Buradan mezun olanlar ertesi gün, ya operada, ya balede, ya tiyatroda, ya senfonide ya da koroda görev alıyorlardı. Sanat belli bir çağda ifade edilebilecek bir görevdir. Biz nasıl elli yaşındaki birisinden futbol oynamasını beklemiyorsak, bazı sanatlar vardır ki, belli bir yaştan sonra icra edilemez. Hâlbuki bunu devlet memuru mantığıyla değerlendirdiğiniz zaman doğal olarak bu insanlar memuriyetlerinin sonuna kadar bu görevlerinde kalıyorlar ve o zaman bir gençleşme, bir canlanma, bir yenilenme mümkün olmuyor. Hâlbuki şimdi Türkiye'de otuzun üzerinde üniversitede konservatuar var ve buralarda pırıl pırıl çok genç çocuklar yetişiyor. Şimdi bu merkezi yapılanma yerine gerçekten devletin kültüre ayırdığı bugünkü bütçelerden de daha ciddi bütçeler ayırarak, tamamen proje bazlı çalışmalara destek vermeye kalkışsak inanılmaz güzellikte ürünlerin ortaya çıkacağı kanaatindeyim. Müthiş bir rekabet, müthiş bir yarış ve bunun neticesinde de fevkalade iyi bir tablonun ortaya çıkacağı kanaatindeyim. Bizim unumuz var, şekerimiz var, hatta çoğu zaman iyi helvamız var. Bunu sergileyebilecek mevzuat engeli var. Bu mevzuat engelini bertaraf edebilirsek, birkaç yıl sonra Türkiye bu konuda fevkalade iyi sonuçlar elde etmeye başlayacaktır; özellikle sahne sanatları konusunda. Yani bunu yine tamamlayacak küçük bir şey söyleyebilirim. Mesela özel tiyatrolara yapılan küçücük yardımlar, mesela devlet tiyatrolarına yapılan yardımın nerdeyse binde biri kadar... Oralarda elde edilen sonuç hiç fena değildir. Hele hele son yıllarda sinemaya yapılan katkılarla birlikte Türk sineması hangi noktaya geldi! Dünya sinemasıyla yarışıyor görüyorsunuz.

Şenay Eray: Bu konuda devlet sanatçılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mustafa İsen: Bunu çağ dışı bir bakış açısı olarak değerlendiriyorum. Devlet ve vatandaş sanatçısına saygı göstermelidir ama devlet sanatçılığı diye bir unvan olamaz.
Serhat Buhari Baytekin: Ben yine sizin medeniyet tartışmalarında yaptığınız konuşmaları referans vererek sorumu sormak istiyorum. Son dönemde Türkiye'de "medeniyet"ve "medeniyet algısı" tartışmaları başladı. Açıkçası çok içi doldurulmadı. Bu medeniyet tartışmalarında biz neyi takip ediyoruz?
Mustafa İsen: Tamamen haklısınız. Ben de sizinle aynı kanaatteyim tabii içinin doldurulmasını çok arzu ederim elbette ama tartışılmaya başlanmasını bile çok önemli bir gelişme olarak görüyorum. I. Dünya Harbi bizim sahip olduğumuz uygarlığın dibe vurma tarihidir. Bu tarihten başlayarak öncelikle yavaş yavaş bizim dünyamızda (sadece Türkiye'yi kastetmiyorum) siyasal ayağa kalkış gerçekleşti. Şunu hiç unutmayın 1940'lı yıllarda dünyada bağımsız Müslüman ve Türk devlet sayısı yok denecek kadar azdır. Türkiye'nin dışında bir iki devletten söz ediyoruz. II. Dünya Harbi'nden sonra bir takım yeni yapılanmalar ortaya çıktı. En son 1990'lı yıllardaki sosyalist dünyanın çatlamasından sonra başka bize dost devletler doğdu. Tekrar konuşmanın başına dönecek olursak; siyasal gelişmelerle, kültür ve uygarlık gelişmeleri at başı gitmez. Ben bütün bunların akabinde yeni bir uygarlık yürüyüşünün başladığını hissediyorum. Bizim inancımıza göre de uygarlıklar mütedavildir. Yani şöyle dünya uygarlık tarihini göz önüne getirelim: Eski Çin, eski Hint uygarlıkları, İslam uygarlığı, Roma bunlar dönerek, değişerek yerlerini başkalarına bıraktılar. Yahut bazıları bazılarının yerini aldı. Öyle akşamdan sabaha olmadığını biliyorum ama zaten bütün bu çabaların bir uygarlığa doğru gitmeyecekse bir anlamı olduğu kanaatinde değilim. Burada da doğrusu "uygarlık" doğurması için kültürlerin üstünde bir şeyler lazım. Yani tek bir kültürden ziyade çoklu kültürlerin bir araya gelerek uygarlık doğurabileceğini düşünüyorum. Bir şey daha ekleyelim, elbette bu iş, estetik yaklaşımla bir yerlere taşınabilir.

Serhat Buhari Baytekin: Medeniyetler aynı zamanda kendi sanatlarını da en üst düzeye çıkarırlar. Dolayısıyla Batı medeniyeti bunu yaptı kendi sanatını en üst düzeye çıkardı. Çevresinde var olan bütün kültürleri etkiledi ve bir hegemonya kurdu. Muhafazakâr sanat tartışmaları aslında biraz da bu hegemonyayı kırmak, biraz da bunların dışında kendini yeniden var etme çabası olarak algılanabilir mi?

Mustafa İsen: Aslında her uygarlık, kendi çapında bir küreselleşmedir. Bunu ne kadar bütün bir küreye yayabilir, ne kadar kürenin yarısına yahut üçte birine yayabilir? Çağımızdaki küreselleşme de aslında batı uygarlığının daha geniş bir perspektifte kendi hegomanya alanını genişletmesi olarak sayılabilir. Ben buna alternatif olsun diye bir uygarlık meydana getirilsin kanaatinde değilim. Yani bir uygarlık zaten doğacaksa öbür uygarlığın az çok bir yorgunluk periyoduna girdiği evrelerden itibaren canlanarak ortaya çıkabilir diye düşünüyorum. Bu manada bir ortaya çıkışın sonuçta dünyamıza yararı olduğu kanaatindeyim. Yani yeni bir umut ışığı doğurur diye düşünüyorum. O manada bir yeni beklenti içindeyim. Alternatifle öbürünü dışlayıcı bir tavırdan çok oradan da beslenerek… Örneğin şu kılık kıyafetimize bir bakalım, bizim üzerimizdeki pantolonu kim icat etti, ayakkabıyı kim yaptı, gözlüğü kim keşfetti, kravatı kim buldu … Bunlar tek bir medeniyete ait unsurlar değil. Oradan toplanarak bunların daha özümsenmiş bir şekliyle karşı karşıyayız. Buradan beslenerek yeniden daha ileriye gidecek bir yapı umudu peşindeyim.

Serhat Buhari Baytekin: Peki bununla ilgili olarak devinimin batıdan doğuya kaydığını artık söyleyebilir miyiz? Geldiğimiz çağ itibariyle, hem Türkiye hem Asya için, medeniyet anlamında böyle bir kayma var mı? Birbirini besliyor evet ama şimdi medeniyete rengini veren yer batı olmakla birlikte, doğunun katkısı gittikçe artıyor mu?

Mustafa İsen: Böyle bir katkıyı hissediyorum, ümit ediyorum ve böyle bir olguya samimi olarak inanıyorum.


Serhat Buhari Baytekin: Biraz önce KÜLDES Projenizden bahsettiniz. Ben izninizle o konuya kısa bir biçimde dönmek istiyorum. Bu projenin hem merkezi devlet ve hem de yerel yönetimler tarafından yürütüleceğini söylediniz fakat günümüzde zaten kültür merkezleri, gençlik merkezleri bütün yerel belediyeler ciddi anlamda yapıyor bu tarz projeleri. Sizinkinin farkı ne?

Mustafa İsen: Farkı şu, büyükşehirler yapıyorlar da, küçük şehirlerde bir proje kapsamında yürümediği için çok eksik. Ben bütün Türkiye'ye şamil olabilecek bir yapı ve sonuçta bir Türkiye fidanlığı hayal ediyorum burada. Küçük belediyelerin imkânları çok sınırlı, merkezin ciddi manada bir katkısı olması gerekir.

Şenay Eray: Kendi aralarında da iletişim halinde olan bir yapılanma mı?

Mustafa İsen: O kadar çok merkezi bir organizasyon değil bu kastettiğim. Bu işlerin içini doldurmakla ilgili sıkıntılarımız var yani burada yavaş yavaş bir perspektifin teşekkül etmesi lazım. Ben zaman zaman daha küçük yerleşim yerlerinde görüyorum, buralarda eskiden beri devam eden panayırlar var, festivaller var. Şimdi muhafazakar belediye başkanları var buralarda, çok iyi niyetliler ama eskiden alışılmış bir şey var. Kendilerinin de ikame edecekleri bir paketleri yok, halkın da beklentisi var. Şöyle yapıyorlar; birinci gün açılışa bir mehter takımı koyuyorlar, ikinci gün o yöreden eski yıllarda olduğu gibi çok sıradan sanatçılar var.

Serhat Buhari Baytekin: Yerel sanatçılar

Mustafa İsen: Yerel sanatçılar ama aslında belediyelerin temsil ettiği bakış açısıyla çok örtüşmeyen sanatçıları sahneye taşıyorlar. Üçüncü akşam da bir ilahi grubu getiriyorlar ve tamamlanmış oluyor program. Ben halkın eğlence ihtiyacına inanıyorum. Yani bizim en çok ihmal ettiğimiz meselelerden birisinin de eğlence olduğunu düşünüyorum. Belki de mevcut yaratıklar içinde eğlenceye ihtiyaç duyan tek nesne insan… Dolayısıyla onun bu ihtiyacına da tekabül edecek bir şeyler vermek lazım! Dikkat ederseniz kemali ihtiyaçlar zaten onu söylüyor. Dolayısıyla orada da hiç olmazsa mahalli klasiğe cevap verecek örneklere gitmek lazım. Ben yavaş yavaş Türkiye'nin bu yolla insan kalitesini bir yere doğru taşınır kanaati içindeyim. Bu fiziki yapı arkasından da bunun içini nasıl dolduralım gibi soruyu gündeme getirecek.

Serhat Buhari Baytekin: Yani buradan şunu söyleyebiliriz, evet bir ihtiyacımız var. Bir sanat algısı geliştirmek zorundayız ama bunun daha nasıl doldurulmasıyla ilgili elimizde çok veri yok.

Mustafa İsen: Çok veri yok ama bugüne kadar bunlar çok el yordamı ile gitti. Yakın yıllara gelinceye kadar kültürün hiçbir zaman, büyükşehir belediyeleri de dahil olmak üzere, belediyelerin sorunu olduğuna dair kafalarda bir algı yoktu. Bu Ak Partili belediyelerle başladı. Kültürel belediyecilik diye bir yeni konsept başladı… Yol, su, kanalizasyon vs. belediyenin sorunu ama doğrudan doğruya insanların kültürel ve psişik ihtiyaçları olan eğitim, kültür, eğlence vb. tür faaliyetler belediyelerin tamamen ilgisi dışındaydı. Şimdi yavaş yavaş onlar başladı. İşte bunun başka bir adımı süreç içinde gelecek diye umuyorum. Mevlana'nın çok güzel bir sözü vardır: ''Deniz ne kadar büyük olursa olsun, oradan alabileceğiniz miktar elinizdeki kabın büyüklüğü kadardır.'' Bir bardakla gidiyorsanız bir bardak, maşrapayla gidiyorsanız bir maşrapa, varille gidiyorsanız bir varil dolayısıyla bu kültür sanat beklentisi biraz böyledir. Küçük bir kasabanın beklentisi ile büyük şehirlerdeki estetik beklenti elbette farklı olacaktır. Diyelim ki küçük bir kasabada bunun popüler bir faaliyet olduğu şeklinde icrası mümkün olabilir de, daha büyük şehirde estetik kalitesi biraz daha yüksek olur. Yine Tanpınar'a dönelim Erzurum'da mahalli klasikler desteklenir de İstanbul'da daha üst bir kültürün ürünü. Ama mahalli klasikleri de ihmal etmemek lazım, güzel pop örneklerini de. Bunların bir kısmı moda olmaya başladı. Mesela Urfa'daki sıra geceleri. Türkiye'de şehirli nüfus artıyor. Buna bağlı olarak bu faaliyetler endüstriyelleşmeye doğru da dönecektir. Sıra geceleri onun karakteristik örneklerinden biri. Mahalli mutfak nasıl büyük şehirlerde kendine yer buluyorsa mahalli başka unsurlar da bu arada mahalli sanatlar da kendine başka şehirlerde yer açacaktır. Yani bizim konuşmamız gereken şeylerden bir tanesi Türkiye'de şehir nüfusu %75lerin üzerine çıktı. Dolayısıyla kültüre olan, sanata olan talep artacak. Bunlara cevap vermek de Türkiye'yi yönetenlerin birinci derecede görevleri arasında olacak.

Serhat Buhari Baytekin: Evet şimdi ben sizin konuşmanızdan şöyle bir şey çıkarıyorum. Devlet ile halkın yaptığı sanat arasında ciddi bir fark oluştu.
Mustafa İsen: Ben bugün için bundan bahsetmiyorum. Benim asıl bahsettiğim husus ödenekli sanat kurumlarında işin memuriyete dönük bir bakış açısıyla heyecanın kalmadığıdır. Yani bu heyecanı bir amatör aşkla, gayretle bu sistem çerçevesi içinde yürütmek mümkün değil. Burada yeniden bir sistem oluşturmak gerekiyor. Bunun tarafları var. Hem verebilecek olan var, hem de almak isteyenler var. Almak isteyenle verecek arasındaki sağlıklı mekanizmayı kurmak gerektiği hususu üzerinde duruyorum. Dünyayı da yeniden keşfetmeden bunun çağdaş örneklerine bakıp bir Türkiye modellemesi kolaylıkla mümkün.
Şenay Eray: Şimdiye kadarki Türkiye'de devlet eliyle götürülen sanat alanları mevcuttu ki buralar genelde bir üniversitede belirli eğitim almış akademik destekli alanlardı, opera, bale, tiyatro gibi ve belirli bir elit grup tarafından yürütüldü. Peki yeni dönemde, yeni sanat ağı tartışması anlayışı içinde üniversitelere nasıl bir görev düşünüyorsunuz?

Mustafa İsen: Biraz önce de konuştuk, kültürün ve sanatın farklı farklı muhatap kitleleri var. Elit sanatı diyebileceğimiz bir sanat vardır ve sanatın gerçek muhatapları da onlardır. Dünyanın her yerinde de bunların sayısı nüfusun hiçbir zaman %10- %12'sini geçmez. Türkiye'de ise bu rakamın daha düşük olduğu söylenebilir. Benim söylemek istediğim, bütün taşrayı harekete geçirmek sonra oradan kalitenin çıkmasını beklemek. Konuşmanın başında da sözü ettiğimiz İSMEK gibi yapıdan nasıl kaliteler çıkacaksa, genel yapı içinden de kaliteler çıkacaktır diye düşünüyorum, Bizim sanat diye bahsettiğimiz şey dünyanın her yerinde "elit"in ilgilendiği faaliyet alanıdır, mutlak surette toplumları yönlendiren odur. Bu anlamda elbette üniversitelerin özellikle taşrada bu işin lokomotifi olması gerekir.
Serhat Buhari Baytekin: Hocam bu çerçevede baktığımızda aslında muhafazakârların elit sanatla problemi olmadığını da söyleyebiliriz miyiz?
Mustafa İsen: Kesinlikle! Aslında kültür ve sanat dünyanın her yerinde gerçek anlamda ancak şehirlerde oluşur. Aydınların yaşadığı yerler de şehirlerdir zaten. Her türlü uygarlığın sergilendiği mekânlar da.

Şenay Eray: Muhafazakâr sanat ve İslam estetiği ilişkisini nasıl kuruyorsunuz?

Mustafa İsen: Ben bunları aşağı yukarı eş anlamlı kullanıyorum.

Serhat Buhari Baytekin: Hocam aklıma çok sorular geliyor ama bu uzun mülakatla sizi çok yorduk. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.
Şenay Eray: Vaktinizi ayırdığınız ve bu konuda görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyoruz hocam. www.mekam.org