Murat ÖZTEKİN
murat.oztekin@tg.com.tr

Havalar ısınmaya başlayınca kaçacak yer arayan İstanbulluların yakın sığınakları var. 
Mesela Adalar... 
Köşkleri, tarihî binaları, mabetleri ve kendine has havasıyla şehir karmaşasının hemen yanında âdeta yeşil-mavi bir vaha! 
Büyükada’nın alametifarikalarından biri de süslü faytonları. Faytonlar insanı sadece adreslerine değil yıllar öncesine de götürüyor. Üzerine bindiğinizde kendinizi başında fes, sırtında setre ile konağına doğru yol alan bir beyzade gibi hissediyorsunuz adeta. 
Faytonun hasır koltuğunda, Refik Halid’in İstanbul tasvirlerine dalıyorsunuz. Kafesler, cumbalar, pirinç tokmaklar. Şemsiyeli yaşmaklı hatunların, poturlu takkeli çocukların sesleri geliyor hayal meyal... Gelin bir nevi simülasyon diyelim biz şuna. 
Peki faytonlar ne zamandan beri adada? 
Galiba bu sualin cevabını bulmak için biraz gerilere gitmek icap edecek. Ellili yıllara!

BİR BİLENE SORMALI
Efendim, Büyükada’nın faytoncuları ekseri İstanbul’da taşımacılık yapan şahıslarmış. Kışları Eminönü’nde zerzevat nakliyesi ile iştigal eder, yazları sayfiyeye gelenleri taşırlarmış. 
Vatan Caddesinde dünyaya gelen Yılmaz Baba da onlardan biri. Söz o günlerden açıldığında hüzünle anlatıyor: Eskiden İstanbul hali Eminönü’ndeydi. Neler satılmazdı neler; en halisinden kaşarlar, pirinçler, kangal kangal sucuklar, tulum tulum peynirler, pastırmalar... Şimdikiler sadece Çengelköy hıyarını duymuşlar ama o yıllarda Mecidiyeköy’de iri dutlar, Davutpaşa’da koca marullar, Yedikule’de devetabanı incirler, Esenler Vitoz çayırında da leziz bamyalar yetişirdi. Kartal’ın bir pırasası olurdu, Bayrampaşa’da bir enginar çıkardı on numara! Bütün bu sebze ve meyveler Eminönü’ne getirilir, oradan dağılırdı İstanbul’a. At arabaları peş peşe yüklenir tıngır mıngır koştururlardı Aksaray, Bayezid, Fatih’in ara sokaklarına. Sur dışında hayat yoktu zaten, kır bayır tarla. Malını satan seyyarlar akşam kese kâğıdına doldurdukları paraları keyifle sayar, bir sonraki güne hazırlanırlardı telaşla. Çünkü müezzinlerle birlikte yola çıkacak mal yetiştireceklerdi semt pazarlarına. 
CEMRELER DÜŞÜNCE
Cemreler düşüp de hava ısınmaya başladığında arabacılar da Adalar’a doğru yola koyulurlardı. Zira sıcaklar basınca hâli vakti yerinde olanlar sayfiyedeki yalılarına kaçarlardı. O zamanlar Büyükada’da ‘gün batımı seyri’ diye bir âdet vardı. Fayton hakim bir yerde durdurulur, eşsiz manzara seyre koyulurdu huzurla. Geceleri de eşekler kiralanarak mehtap seyretmeye gidilirdi. Sonraları faytonlar, hız kazanan turizmin bir parçası oldu.  Kemal Derviş ve babası Rıza Derviş, Necmi Tanyolaç, Lokumcu Hacı Bekir, Hacıbozanoğlulları hep Büyükada'nın sakinlerindendi. Tabii o yıllarda Adalar’da Rumlar da yaşardı. Müslümanlarla aralarında tolerans hudutlarında bir münasebet vardı. Ta ki 6-7 Eylül hadiseleri kopartılıp, Rumlar evlerini barklarını terk edip, gitmek zorunda kalana kadar...
DİLİNDEN ANLAYACAKSIN
Yılmaz Baba, “neyse” deyip, mevzuyu tekrar atlara getiriyor: "Ata bakmanın ve kullanmanın da kendine göre incelikleri var. Ada arazisinde her at faytona koşulmaz. Bunları erbabı seçer anca. Atlar umumiyetle yerlidir ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinden eğitimli olarak getirilir. Fayton atı en az 6 yaşında olmalı, daha küçüklerin kemikleri gelişmemiştir yazık olur hayvana. 30 yaşından büyük atın da artık emeklilik vakti gelmiştir. Biliyor musunuz hayvan kendi lisanıyla derdini, sıkıntısını haber verir, tabii anlayana... Biz atları hemen her gün beline kadar sahilde denize sokarız. ‘Denize çekmek’ dediğimiz bu iş, onları dinlendirir. Ayaklarında hamlık olan hayvandan kan alırız sonra. Atlara muhtelif yemler verilir ama bence en iyisi kırılmamış arpa.
RADARLAR AÇIK
Atlar güçlü hislere sahiptir, mesela 500 metre ötedeki yılanı hisseder, garip sesler çıkarmaya başlar. Tecrübeli faytoncu ilerlemez, bir müddet durur yılanın kaybolmasını bekler. Tabii niçin durduklarını soran yolcuya yılanlı çiyanlı hikâyeler anlatılmaz. 
Büyükada’nın atları gece güneyde ve kuzeyde yer alan ahırlarda toplu olarak kalırlar. Bazıları rahatsızlanır, istirahat ettirilir icabında. 
Tahmin edilenin aksine yokuş aşağı gitmek hayvanı daha fazla yorar. Yük daha fazla biner vücuduna, sakatlanabilir, telef olur hatta!” 
Yılmaz Baba hem anlatıyor hem de bunlara dikkat etmeyen çömezlere kızıyor kendi lisanıyla...
Farklı bir mevzu açıp, Büyükada’daki fayton duraklarının bakımsızlığından da şikâyet ediyor. 
BOSTAN KUYULARI
Eskiden Büyükada’da bostanlar büyük kuyuların suyuyla sulanırmış. Bu kuyuların suları çok tatlıymış, atlar da bayılırmış onlara. Şimdi kullanılmayan kuyulardan Reşat Nuri’nin evinin altındaki plajda bir tane var. Bakın şu Allah’ın işine ki etrafı tuzlu deniz, bal gibi su fışkırıyor aradan.
Ada’da faytoncularla, bisikletçiler arasında tatlı bir rekabet var. “Tamam” diyor Yılmaz Baba: “Bisiklet keyifli bir şey de, acemiler kendilerini tehlikeye atmasalar. Zira ada yolları dar ve engebeli. Yazları hemen her gün bir bisiklet kazası oluyor; faytona çarpanlar, uçuruma yuvarlananlar..." 

KÖRÜKLÜ, HASIRLI, KUPA...

Fayton kelimesi , Yunan mitolojisindeki Helios'un at arabasını ödünç alıp deviren yaramaz oğlu Phaëton’dan geliyor. Otomobilin olmadığı yıllarda birçok çeşidi bulunan faytonlardan tek tip kaldı Büyükada’da. 200’ün üzerinde faytonun bulunduğu Adalar'da nostaljik  modelleri bulmak ne mümkün. Eskiden kupa arabası, körüklü araba, talika, kinto, kâtip odası, lando gibi modeller vardı. Sadece gidiş yönüne tek taraflı oturulan, arkasında da körüğü bulanan arabalar, körüklü olarak isimlendirilir, deve tüyüyle süslenirdi. Kupa arabası ise kutu gibi kapalı olan iki tarafında camları bulunan arabalardı. Kışın yolcuyu yağmurdan tipiden korurlardı. Hani Sherlock Holmes filmlerinde rol alanlardan. Şimdilerde ise, sadece önlü arkalı oturulabilen hasır süslemeli arabalar kullanılıyor.
Motorlu vasıta mı dediniz? İlaç için arasanız bulunmuyor Adalar’da.