İrfan Özfatura - irfan.ozfatura@tg.com.tr
Kayseri Gesi bağlık bahçelik bir belde, yeşile doyuyorsunuz burada. Ama herkes pür neşe değil elbet. İnsan yek hun ve hazer endişe demişler, yani bir kan, bin gam.  
Derler ki o gün sıla hasreti ile yanan gurbetçi geline mektup geliyor. Kızcağız dur bi kokusunu çekeyim diye açıyor, anasının vefat haberini alıyor. İşte “Gesi bağlarında dolanıyorum” türküsü o acı üzerine yakılıyor. 
Biz ise Gesi dağlarında dolanıyoruz. Nereyi eşelesen tüf taşı. Tüf dediğin Erciyes’in püskürttüğü kül, kum ve hava kabarcıklarından husule gelen bir tabaka. Bulunduğu yerde nispeten yumuşak, öyle ki çay kaşığı ile oyulacak kadar. Gel gelelim güneşe çıktı mı taş kesiliyor. 
Gözenekli olduğu için nispeten hafif ve birbirine iyi kenetleniyor. Elinde böyle bir malzeme olduktan sonra kemer ve kubbe yapmak zor değil ki, mimarlar bayılıyor ona.
Güvercinler için
 Gesi yamaçlarında yüzlerce burç görüyorsunuz. Ve üstlerinde kanat çırpan kuşlar… 
Bunlar güvercin evleri efendim. Hayvancıklar tilki, gelincik, sansar tehdidinden emin yaşıyor, huzurla yatıyorlar kuluçkaya. Peki yırtıcılar toprağı eşeleyip giremez mi? Hayır! Kayalık zemin izin vermiyor buna. 
Bu kulelere yer altı dehlizlerinden giriliyor anca. Sahipleri yılda bir gelip gübreleri topluyor, giderken geçidi tekrar kapatıyorlar taşla. 
Güvercin gübresi emsallerinden daha güçlü. Asmanın altına bir avuç koysanız kâfi geliyor, taneler tatlanıyor, salkımlar katlanıyor. Öyle ki sahip olduğu Potasyum Nitrat yüzünden barut (güherçile) yapımında bile kullanılıyor. 
Güvercinlikler vadinin iki yanına sıralanmış, bir taraftakiler sabah güneşi alıyor, öbür yandakiler guruba bakıyor. 
Kale gibi âdeta 
 Gesi kuşhaneleri kesme taştan yapılmış, içinde tünekler, yuvalar... Yer yer çanaklar oyulmuş, biriken yağmur suları sakinlerine yetiyor. 
Güvercin zararsız bir hayvan, üstelik haşerat temizliyor. Anadolu insanı hicrette Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) yardımcı olduğu için toz kondurmuyor ona. 
Bir zamanlar daha çok kuş varmış, kondular mı zemini karartır, bulut gibi uçarlarmış âdeta. Hasat ardından tarlaya dökülenlere yumulurlarmış. Arpa, buğday, çemen, delice, bezelye, mercimek artık ne olursa... Ne zaman ki tarım ilaçları serpilmiş... Neyse biz dönelim Ağırnas’a. 
Efendim Ağırnas “ağır” ve “nas” (insanlar) kelimelerinden mürekkep. İsmi Cumhuriyetin ilk yıllarında “Taşören” yapılsa da pek itibar görmüyor. 
Burası 4 bin nüfuslu bir belde, mazisi neredeyse 2 bin yıl, dehlizleri ve yer altı şehirleri keşfedilmeyi bekliyor. 
Toprakları kıraç, ziraat yapılıyor ama tat vermiyor. Bu yüzden sanata yöneliyorlar. “Boğa” denilen yumuşak bir bez dokuyor, kök boyayla boyuyorlar. Bu kumaş Avrupa’da rağbet görüyor o yıllarda. 
Ağırnaslı inşaat ustaları zaman zaman gurbete çıkıyor İstanbul’da, Belgrad’da Kahire’de, Şam’da sıvacılık, boyacılık, nakkaşlık yapıyorlar. 
İşte bilge mimarımız Sinan da burada doğuyor. Beş kardeşler, yarı kubbe yarı mağara bir evde yaşıyorlar. Hasırlarını taşa seriyor, yemeklerini tandırda pişiriyorlar. 
Bu evleri dilediğiniz kadar genişletebilir, yeni odalar açabilirsiniz dağın bağrına. Dolap kapaklarının ardı banyo, gidere gerek yok, tüf taşı suyu emiveriyor anında. Avlu duvarları yüksek, yabancı içeriyi göremiyor. Kaç göç işine azami ehemmiyet veriliyor. 
Sahip çıkıla! 
 Ağırnaslı Sinan hangi devletlünün gözüne ilişiyor bilmiyoruz, yetiştirilmek üzere İstanbul’a gönderiliyor. Acemi ocağında dülgerliği seçiyor, bir ayağını pergel gibi ustasının gölgesine rapt ediyor, öbürü ile geniiiş bir kavis çiziyor. Arap ve Acem ülkelerinden hisse derliyor. 
Kendi ifadesi ile Taife-i mimarandan el fakir Sinan bin Abdulmennan, Yavuz Selim ile Mısır’a, Kanuni ile Belgrad’a gidiyor. Rodos’ta atlı sekban, Mohaç’ta yayabaşı oluyor. Van Gölüne ulaştıklarında Zemberekçibaşı. Lüzum duyulunca kolları sıvıyor, iki haftada üç kadırga çakıp donatıyor ve Haseki unvanı ile payelendiriliyor. 
1537 Korfu ve Pulya, 1538 Moldova... 
Karaboğdan Seferinde ordu Prut bataklıklarında kalakalıyor. Bir köprü gerek ama zemin muhallebiyi andırıyor. Mimarlar çok gayret etseler de muvaffak olamıyorlar. Vezir-i azam Damat Çelebi Lütfi Paşa, emri Sinan’a tevdi ediyor. Ustamız on gün içinde köprüyü kurup bitirince “Sen” diyorlar “Ser Mimaran-ı Hassasın bundan sonra!” 

Bal pekmez fark etmez
 Sinan, mimar başı olduğunda 49 yaşındadır, bakın şu tevafuka ki 49 yıl hizmet ediyor. Her ne kadar yeniçeri ocağından ayrılmak hüzün verse de, köprüler, çeşmeler inşa etme ümidi ile teselli buluyor. Öyle ya hizmet hizmettir, ha orada, ha burada. 
İlk imzasını Halep’te atıyor. Şu anda Esad rejiminin, İranlı Şiilerin ve zalim Putin’in vurmakta olduğu şirin şehre Hüsreviye Külliyesini kazandırıyor. Son eseri ise Üsküdar Atik Valide Camii oluyor.
Düşünün ömür denen kısa zaman parçasına 84 cami, 52 mescit, 57 medrese sığdırıyor. 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 22 türbe, 17 imaret, 7 su kemeri, 8 köprü, 6 ambar, 48 hamam, 7 dar-ül kurra, 3 darüşşifa... Tabii kayda girmeyenler de var ayrıca...
Roma San Pietro Katedralinin inşaatı 160 yıl sürmüş. Ki ne Selimiye ile boy ölçüşebilir, ne de Süleymaniye ve Şehzadebaşı’yla...
Baba ocağında
 Mimar Sinan imparatorluğun dört bir yanına kubbeler serptikten sonra sıla-i rahim için Ağırnas’a geliyor. Bakıyor susuzluk had safhada, kasabanın 4 km uzağından künklerle su getiriyor, çeşmelerden akıtıyor. Ki Ağa Pınarı ve Sinan Pınarı ayaktadır hâlâ. 
Mimarımız alkıştan hoşlanmıyor, kendinden bahsederken “El-fakirul Hakir” tabirini münasip buluyor. 1588’de İstanbul’da vefat ediyor. Süleymaniye Camii’nin yanı başına yaptığı mütevazı türbeye defnediliyor. 

Brakisefal Krallığı!
Cumhuriyetin ilk yıllarında hakim zümre kafasını, “kafatasıyla” bozuyor. Bizzat M. Kemal’in teşvik ettiği Afet İnan önüne gelenin alnını karışlıyor. Naziler gibi kafataslarına mezura doluyor. Dile kolay 64 bin kişiyi fişliyor. İnsanlar bilgisi, mahareti ile değil “kafasının kutru” ile değerlendiriliyor. Komediye bakın, beşikte yatırılma şekliniz istikbalinizi karartabiliyor.  Selanikli Afet işi abartıyor, mezarlara da musallat oluyor. Hatta Türk Tarih Heyeti marifetiyle Mimar Sinan’ın naaşını bizar ediyor, başını vücudundan ayırıyor. Bakın şu laçkalığa ki o büyük emaneti yerine bırakmıyor, Dil Tarih Coğrafya koridorlarında kaybediyor. Mimarımız mahzun kabrinde başsız yatmaktadır hâlâ.

Çirkin takas
Osmanlı Ağırnaslı azınlıkları 6 asır hoş tutuyor. Ancak Cumhuriyet bir yıl bile tahammül edemiyor. Kasabanın Ortodoksları “Türkçe konuşmalarına” ve “kalmak istemelerine” rağmen Yunanistan’a sürülüyor. Ulus Devletçi Venizelos da aynı tüfeğin demirinden. Rumeli’de mukim Türkleri evlerinden ocaklarından koparıyor. Bir milyon muhacir gurbet ellerde sersefil oluyor. Dağılan aileler, hastalıktan kırılanlar, yollarda kalanlar... Bir mübadil çocuğu olarak çok dinledim, ninemin bedduaları yeter onlara.