MURAT ÖZTEKİN

Bazen basit insanların sıra dışı kavgalarını işleyen filmler, sizi başka dünyalara yolculuğa çıkarabiliyor. Yönetmen Isabel Coixet’in, açtığı kitapçı dükkânı için mücadele veren bir kadının hayatına odaklandığı The Bookshop filmi, feminist argümanlarla yola çıksa da, böylesine bir hikâye anlatıyor. Penelope Fitzgerald’ın aynı isimli romanından sinemaya adapte edilen filmin oyuncu kadrosunda ise Emily Mortimer, Patricia Clarkson, Bill Nighy ve James Lance gibi oyuncular yer alıyor.

KASABAYA KARŞI
Filmde 1950’lere, İngiltere’nin küçük bir sahil kasabası olan Hardbourough’a uzanıyoruz. Hikâyenin merkezinde ise Florence Green adlı bir kadın var. Eşini 16 sene evvelki savaşta kaybeden Florence, bu müddet zarfında devamlı kitaplarla meşgul oluyor ve nihayetinde kasabasına küçük bir kitapçı dükkânı açmaya karar veriyor. Bu yüzden beldenin en eski evini satın alıp -insanların taaccüplerine rağmen- harabeden bir kitapevi çıkarmayı başarıyor. Ancak bütün bunlardan kasabalılar, özellikle de Violet Gamart adlı varlıklı ve bağlantıları kuvvetli kadın memnun değil. Violet, önce “nazik” bir şekilde ikaz ediyor onu; “O tarihî eve bir sanat merkezi yakışır” diyor. Ancak Florence kimseyi takmıyor, yanına aldığı minik bir kızla kitapçı dükkânını insanların girip çıktığı bir yer hâline getirmeyi başarıyor. Bu arada eşinin ayrılığından sonra kasabadaki evine kapanıp sadece kitaplarla meşgul olan Brundish ile Florence’ın yolları kesişiyor. Kitap siparişleriyle tanışan ikili, Gamart’ın sinsi oyunlarına birlikte karşı koymaya çalışıyorlar. Ancak tabii ki bu kolay olmuyor...
The Bookshop’ta, seyirciyi içerisine çekecek sıcak bir hikâye var. Büyük savaşların hengâmesinden çıkmış bir kasaba, dedikoduları ve insani münasebetleriyle ustaca resmediliyor. Fakat The Bookshop, hadiselerden ziyade karakterler üzerinden ilerliyor. Zaman zaman oldukça durağanlaşan filmde cin gibi bir kız, patates kafalı bankacı, umarsız genç ve hassas bir adam gibi portrelerin yanında feminist saiklerle meydana getirilmiş bir “cesur kadın” karakteriyle karşılaşıyoruz. Florence’ın uğraşı, “kadın cesareti” olarak yüceltiliyor. Onun çabalarına karşı çıkanların sebepleri ise net olarak filme yansıtılamıyor. İnce diyaloglarla devrin muhafazakârlığına tenkitlerde bulunuluyor; kitap metaforu üzerinden, geleneksel anlayışa yüklenilmeye çalışıyor.

Sıcak hikâye soğuk alt metin
The Bookshop’ta, bir yere ulaşmayan sahneler yer alıyor; öylesine kurguya eklenmiş tabiat manzaraları seyrediyorsunuz. Bunun yanında kafalarda meydana gelen bazı sorulara da bir türlü cevap verilmiyor. Zaten o beklediğiniz çarpıcı kapanış da bir türlü gelmiyor. Netice olarak söyleyecek olursak; The Bookshop, hikâye anlatımının yanında klişe kadın söylemleriyle bekleneni vermiyor. Buna rağmen Yönetmen Isabel Coixet, ustalıklı oyunculuklarla, seyirciyi içerisine hapsedecek tesirli bir köy dramı anlatmayı başarıyor. Film İngiliz eserlerini sevenleri de ayrıca cezbedeceğe benziyor.

Ya hep birlikte ya da hiçbirimiz!
Sinemanın efsane bilim kurgularından Jurasssic Park’ın beşinci filmi bu hafta seyirciyle buluşuyor. ‘Jurassic World: Yıkılmış Krallık’ın yönetmenliğini ‘Yetimhane’ filminden tanıdığımız J.A. Bayona yapıyor. Yırtıcı varlıklar bu defa tamamıyla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor ama insanlık da tehlike altında. Chris Pratt, Bryce Dallas Howard ve Rafe Spall’ın başrollerini paylaştığı filmin hikâyesi ise şöyle: Tatil beldesi Jurassic World’ün yıkılmasının ardından dinozorlar terk edilmiş ormanlarda hayatlarını sürdürmektedir. Ancak adanın uyumakta olan yanardağı aniden hareketlenmeye başlar. Owen ve Claire, kalan dinozorları bu soylarını yok edici hadiseden kurtarmak için bir kampanya başlatır. Owen, hâlâ ormanda kayıp olan baş raptoru Blue’yu bulmak ister. Dengesiz adaya ulaştıklarında lavlar yağmaya başlar. Gezegeni eski çağlara döndürecek felakete karşı dinozorlar ve insanlar birleşmek zorundadır.

Asıl rakibin karşında değil!
Efsane tenisçiler İsveçli Björn Borg ve Amerikalı John McEnroe’nun mücadelesi bir filme mevzu oldu. Başrollerini Sverrir Gudnason ve Shia LaBeouf’ın üstlendiği “Borg vs. McEnroe”, iki sporcunun yaşanmış hikâyelerinden adapte edilen bir dram... 1980 yılı Wimbledon Tenis turnuvasında herkes dünyanın bir numaralı tenisçisi olan Björn Borg’un 5. şampiyonluğunu beklemekte. Ancak insanlar Borg’un yaşadığı gizli sıkıntıdan bihaberler; 24 yaşındaki Borg, anksiyeteyle boğuşuyor ve tükenmek üzere. Zorlu rakibi edepsiz John McEnroe ise, Wimbledon tahtını Borg’un elinden almaya kararlı bir havada. Ancak iki sporcu, zaman ilerledikçe yaşadıklarını anlayabilecek tek kişinin, en büyük rakibi olan bir diğeri olduğunu fark ediyor. “Borg vs. McEnroe”, bir spor filminden öte psikoloji baskıyı ele alan çarpıcı bir eser...