MURAT ÖZTEKİN

Katı’, ebru, minyatür… Bugün klasik sanatlar denilince akla gelen pek çok şeyin kaynağı  Özbekistan’ın da bulunduğu Maveraünnehir topraklarına uzanıyor… Sebebi ise yine manevi bağlarımızda yatıyor; Osmanlı devrinde hacca gitmek isteyen Orta Asyalılar payitaht olan İstanbul’a gelir, buradan kafileyle yola düşerlermiş… Bu kafilelerden olan Özbekler için tekkeler yapılmış. Sanatkâr hacı namzetleri,  İstanbul’a icra ettikleri sanatları da getirmişler. Türk ebrusunu Özbekistan’dan gelen Şeyh Sadık Efendi şekillendirmiş… İpek Yolu da sadece ticaret eşyalarını taşımamış, sanata da köprülük etmiş. Kâğıtları oyarak yapılan katı’ sanatı ve Özbek minyatür geleneği bu şekilde nakledilmiş Osmanlıya… Zamanla klasik sanatlar bu topraklarda kemale gelmiş ancak sanatın kaynağı olan Maveraünnehir, Sovyet baskısıyla âdeta kurumuş! Ebru, minyatür ne varsa unutulmuş… Bu defa Hikmet Barutçugil gibi Türk sanatçılar, zamanında bu sanatları bize öğreten Özbeklere anlatmışlar kendi sanatlarını… Maveranünnehir’de ananevi sanatlar yeniden filizlenmeye başlamış...
Şimdi Maveraünnehir, öz sanatlarıyla yeniden tanışırken, Türkiye ve Özbekistan’da yaşayan sanatçılar, sergi ve sempozyumla ile bir araya geliyor…  İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH) tarafından Bahariye Mevlevihanesi’nde açılan “Zamanını Aşan Medeniyet: Özbekistan Sergi ve Sempozyumu” Maveraünnehir ve Anadolu’nun ortak medeniyet birikimini 28 Türk ve Özbek sanatkârın eserleriyle yansıtıyor. Sergide Hasan Çelebi, Hikmet Barutçugil, Cihangir Aşhurov ve İslam Seçen gibi usta sanatçıların meydana getirdiği 60 özel eser bir araya geliyor.


VEFA BORCU...

Sorularımızı cevaplayan faaliyetin koordinatörü ve katı’ sanatçısı Meryem Güney, eşsiz bir sanatın asırlar evvel Özbekistan’ın da üzerinde yer aldığı Maveraünnehir’den yayıldığını söylüyor. Güney “Bu topraklarda pek çok sanatçı yetişmiş. Mesela hükümdar Hüseyin Baykara, bilinen ilk katı’ sanatçısı Hüseyin Katı’ Efendi’yi himaye etmiş. Bizim geleneksel sanatlarımızın birçoğunun doğduğu yer Orta Asya olmuş. Ebru, minyatür ve katı’ gibi sanatlar oradan bize gelmiş. Özbekistan’da Sovyet döneminin tesiriyle ananevi sanatlar bir dönem Türkiye’de olduğu gibi zayıf. Biz şimdi karşılıklı olarak sanatlarımızı canlandırmaya çalışıyoruz” diyor.


EBRUNUN PİRİ ORADAN GELDİ

Uluğ Bey’i tasvir ettiği eserle sergiye katılan tanınmış ebrucu Hikmet Barutçugil, bir zamanlar Doğu-Batı ticaretinin yapıldığı İpek Yolu ile kültür ve sanatın Özbekistan’dan Anadolu’ya ulaştığını söylüyor. Barutçugil, sözlerine şöyle devam ediyor: Sultantepe’deki Özbekler Tekkesinin ilk şeyhi Sadık Efendi, Buhara’da öğrendiği ebruyu, geldiği İstanbul’da tekrar canlandırmıştı. Bizim sanat silsilemizin piri de odur. Ama yıllar evvel Buhara’ya gittiğimde ebrunun artık yapılmadığını görmüştüm. Orada Seyfettin Kervansarayında bir ebru tezgâhı kurduk ve talebe yetiştirmeye başladık. Ebruyu tekrar ana vatanına götürdük. Bu, bir vefa borcu gibiydi. Bu sergi de aynı fonksiyonu görecektir.


SANATLARIMIZI YENİDEN TANIDIK

Özbek tezhip ve ahşap işleme sanatçısı Kamoliddin Abdullaev, de bir dönem Komünist rejimin baskısı altında kalan Özbekistan’da geleneksel sanatların yeniden tanınmaya başladığını söylüyor. Abdullaev “Atalarımızın sanatları ayrı şeyler değil. Biz zaten bir milletiz. Maksadımız farklı olmayan Özbek sanatlarını burada tanıtmak” diye konuşuyor. Özbekistan’ın dünyaca meşhur ahşap oyma sanatçısı Abdimajit Abdurakhmonov ise sergide yer alan eserini aralıklı çalışmalarla 10 senede tamamladığını, çalışmalarıyla ahşap sanatını canlandırmayı hedeflediğini söylüyor.


AYNIYIZ AMA FARK ETMİYORUZ

Sergide eserleri yer alan minyatür sanatçısı Gülçin Anmaç ise “Bu sergi ve sempozyum bir nevi kültür kardeşliği. Aslında iki ülkenin sanatı tarih içerisinde farklı şekillense de aynı hamurdan meydana geliyor. Ben Özbekistan’ı çalışırken cok fazla şeyin bizimle aynı olduğu gördüm, gözlerim yaşardı. Bizi bir araya getiren İmam Buhari gibi büyük âlimlerimiz var. Çok yakın iki milletiz ama bir o kadar da birbirimizin farkında değiliz. Sanat bunu fark etmemize büyük katkı sağlayacaktır” diyor. Sergiye hazırlanırken Özbekistan’ı şehir şehir incelediğini anlatan sanatçı Anmaç “İpek Yolu’nun son noktası gibi olan Hiva şehrini minyatüre dönüştürdüm. Şehrin İç Han Kalesi var, asılardır hiç değişmemiş. Bir anda 1200’lere gidiyorsunuz. İstanbul’u muhafaza edemedik, korunmuş bir şehri görünce kalbinizi hızla çarpıyor” ifadelerini kullanıyor.