MURAT ÖZTEKİN

Fuat Başar, Türkiye’de klasik sanatları sırtlayan isimlerden biri… Memleketi Erzurum’da mektuplarla başlayan sanat hayatı, son Osmanlı hattatlarından Hamid Aytaç’ın dizi dibinde devam etti ve dünyaya yayıldı. “Artık bitti” denilen bir zamanda hat sanatını canlandıran isimlerden olan ve ebru sanatını da yüklenen Başar, 40 senelik sanat hayatında dünyanın her yerinden talebe yetiştirdi. Usta sanatçı, bu sene klasik sanatlar dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü. Bir araya geldiğimiz Başar, sohbetimizin başında iyi ahlaklı bir talebesinden söz açarak “Müslüman olup da tatlı olmayan adam görmedim. Bu sözün manası mühim... Hoyrat, “palas pandıras” insandan kılçıklı Müslüman oluyor. Allah onları da bizleri de iyi etsin” deyince ben de sorularımız sıralamaya başladım…

* Hoyrat insandan iyi bir insan olmaz dediniz. Peki, iyi bir sanatçı oluyor mu?
Sanat da bir nasip meselesi... Cenab-ı Allah bazı insanları sanatla vazifelendiriyor diye bir his var içimde. Ben kendimden biliyorum. Erzurum’da okurken niyetim atom fizikçisi olmaktı. Babam anarşi kol gezdiği için şehir dışında bile göndermeyince tıp okumaya başladım. Sonrasında bir kitapla hatta yol buldum.

HER ŞEY BİR KİTAPLA BAŞLADI
* Nasıl başladı hat sanatı yolculuğunuz?

O günlerde elifi görsem mertek zanneden birisiydim. Ben ne anlarım yazıdan, hattan… Bir gün Dergâh Kitabevine gitmiştim, “Kalem Güzeli” adlı kitap elime geldi. Karıştırırken içindeki yazılara hayran kaldım; beni ayrı bir âleme götürdü. Kitaba yarım saat kadar ayakta bakmışım. Derken kitapçının elini omuzumda hissettim, “Çok daldın, ne oluyor böyle?” diye sordu. Ben de “Kitapları sar abi dedim” ve o gün hayatımın dönüm noktası oldu.

* Hat sanatının en çok neyine vuruldunuz?
Ne kadar muazzam bir yerleştirme bilgisi, ne kadar muazzam çizgi ahengi… Yazı gibi görünüyor ama aslında başka bir şey…

MEKTUBLA HAT ÖĞRENDİM
* Eskiden pek hattat yoktu. Nasıl öğrendiniz?
Hat kelimesini bilen bile yoktu. Beni Erzurum’da hattat diye birine gönderdiler, kapıdan kovuldum. Öyle derinden üzüldüm ki hat sanatının en büyük üstadını bulup ders almaya ahdettim. İstanbul’da bir üstadın olduğunu okudum. Tabii bu hattat Hamid Aytaç’tı! Bir vasıtayla ona mektupla ulaştım. 1978 yılında mektup vasıtasıyla ders almaya başladım. Meşk yazar gönderirdim, Hamid Hoca hatalarımı gösterir bana tekrar gönderirdi. Ayda bir mektup gelirse göklere uçardım. Fakat baktım, mektupla sanat olacak değildi. O esnada ebruyu öğrenmeyi de kafaya koydum. Bu yüzden tıbbiyeyi bıraktım İstanbul’a geldim. Ne yer içerim diye düşünmedim. Laleli’de Yat Oteli diye bir yerde yaşamaya başladım.

MEMLEKETE DELİ LAZIMDI, BENİ SEÇTİLER
Hocanız hattat Hamid’le ilk yüz yüze görüşmeniz nasıl oldu?    

Mektupla ders aldığım için icazet metni olabilecek yazıyı hazırlayarak Hamid Hoca’nın yanına gittim. “Evladım senin bana ihtiyacın yok” dedi. Hemen icazet verdi.  Sonra yavaş yavaş yazı dünyasından başka isimlerle tanıştım.

* Hattat Hamid’e dair aklınızda ne var?
Çok kibar bir zattı. Hep “efendimli” konuşurdu. On metre kare kadar bir yazı atölyesi vardı, orada yaşardı. Gözü devamlı yazıdaydı, gece yarısı uyandığında bile yazı yazardı. Bugünkü yazı nesli Hamid Hoca’nın neslidir. Tükenmek üzere olan hat sanatını o canlandırdı. Hamid Bey’in son günlerinde hastaneye ziyaretine gitmiştim. Gördüm ki 91 yaşında hâlâ karalama yapıyordu. Nitekim talebelerinden Cemil Hoca’ya “Oğlum harfleri daha yeni tanımaya başlamıştım ama yazmaya herhâlde ömür kalmadı” demiş. Beni Hamid Hoca’ya çok benzetirlerdi. Benzettikleri kadar oldu, hayatım da ona benzedi. 

* Bu arada Mustafa Düzgünman’dan ebruyu da öğrenmeye başlamışsınız. Bir tarafta hat, diğer tarafta ebru, ikiye bölünmediniz mi?
Bu sanatlar beni bölmedi, canla başla ikisine de çalıştım. Ama ağır bir yüktü. Memlekete deli lazımdı, bizi sürdüler topun ağzına. Biz de sürdük götürüyoruz. Cenabıhak ne kadar ömür verirse işi götürmeye çalışacağız.

* Maziye baktığınızda ne görüyorsunuz?
Geçmişte çok acılar, açlıklar çektik. Ama şu var: Rızkın, başarının, çilenin Allah’tan olduğunu bildikten sonra zerre kadar gocunmuyorsunuz. Bu, başınız ağrırken “Başım ne güzel tatlı tatlı ağrıyor” diyebilmeniz gibi bir şey… Baş ağrısının tadını çıkarmak lazım!

* Size bunu öğreten hat sanatı oldu galiba…
Elbette, hat sanatı insana hayatı öğretiyor. Düzgün olmayı ve düzgün iş yapmayı anlatıyor. Zaten bir sanatın maksadı cemiyette ahengi sağlamak olmalı. Sanat bunu sağlamıyorsa neye yarar! Sadece kişinin gönül eğlendirmesinden ibaret kalır. Batı’daki gibi “Millet bakın sanatta benim üstüme kimse yok! Bana bol alkış ve bol para verin. Ben de size tepeden bakacağım haberiniz olsun!” durumuna düşeriz.


HATLARIMIN SAYISINI BİLMİYORUM
Fuat Başar: Bugüne kadar 67 bin civarında ebru eseri çıkardım. Yazdığım hat yazılarının sayısını ise bilmiyorum. Şimdilerde bir Kur’ân-ı kerim yazma gayem var. Sağlık durumum el verirse herkesin rahat okuyabileceği bir Mushaf kaleme alacağım.

SANATIN GENETİĞİYLE OYNUYORLAR
* Sanatınızı insanlara aktarmakta zorlandınız mı peki?

Bu sanat bende kalsın istemedim. Ben oldum, başkası olmasın anlayışı bizde yok. Bu düşüncenin mahsulü olarak neredeyse dünyada her İslam ülkesinde hat talebem var. Yalnız bu hususta Hasan Çelebi benden önde. Ebruda ise binlerce talebem mevcut. Fakat bir müddet sonra ipin ucu kaçıyor. Bazıları iyi niyetli gibi görünerek geliyor, sonra aklına esen şeyleri ebru teknesinde uyduruyor.

* Nasıl yani?
Sanatımızın genetiğini bozmayın diye sıkıca tembih ediyorum ama alkışlar daha ağır basıyor herhâlde… Buğdayın genetiğiyle uğraştık ortalık hastalıktan geçilmiyor. Genetiğiyle oynarsak bu sanatlar da biter. Ebruda olduğu gibi hat sanatında da bu tehlike var. Hatta kelimeler uysun diye ayet-i kerimenin yazılışını bile değiştirenler var! Bu yüzden az sayıda sanatçının olması yeter. Herkesin sanatçı olması gerekmiyor. Bir cerrah ameliyatını ulu orta yaparsa kasap gibi görülür. Sanat da insanların gözleri önünde icra edildiğinde değeri beş paralık olur. Ama herkese sanatlar tanıtılmalı.

* Klasik sanatlar hususunda içiniz rahat mı?
İçim hiç rahat değil. Çünkü eski üstatlar yok. Sanatın arkasında yatan köklü edep hususunda kusurumuz çok. Önüne gelen herkes kurs açıyor.