MURAT ÖZTEKİN

Bir hemşire kök hücre merkezinde koronavirüs günlerinin nasıl geçtiğini anlattı, kocası pandemide çalışmak zorunda kalan bir ev hanımı endişelerini kaleme aldı, bir öğrenci salgınla şükretmeyi nasıl öğrendiğini yazıya döktü... Bu metinler, koronavirüs yüzünden insanların evlerine kapandığı günlerde yapılan bir çağrıyla kaleme alındı. Mart ayında sosyal medyadan çağrıda bulunan Elma Yayınevi, insanlardan koronavürüs günlerinde yaşadıklarını ve hislerini yazmalarını istedi. Kısa bir zamanda yayınevi metin yağmuruna tutuldu; ortaya “Salgın Günleri Hikâyeleri” kitabı çıktı. Önümüzdeki günlerde okuyucularla buluşacak olan eser, sıradan insanların, pandemi hikâyelerini kayıt altında alıyor. Biz de kitabın editörü İpek Arman ile eserin hikâyesini konuşuyoruz...

∂ Kitap kolektif bir çabaya dayanıyor. Okuyuculardan metin toplayarak bir kitap meydana getirme fikri nereden çıktı?
Pandemiden sora çalışanlarımızı evlerine göndermiştik. Ardından “Bugünleri kayıt altına almak için ne yapabiliriz?” diye düşünmeye başladık ve bu kitap fikri ortaya çıktı. Koronavirüsün verileri sayısal olarak kayıt altına alınıyor, biz de duygu arşivi yapalım dedik. İnsanlardan pandemi günlerinde yaşadıklarını yazmalarını istedik. Bunu tamamen geleceğe yönelik olarak yaptık.

YÜZLERCE YAZI GELDİ
∂ Kitap için edebiyat endişeniz var mıydı?

Edebi endişe yoktu çünkü başlangıçta bize gelecek bütün yazıları yayınlamak düşüncesiyle yola çıktık. Ancak o kadar çok metin geldi ki o yazıların hepsi basılsa, kitap bin sayfaya yaklaşacaktı. Hâliyle gelen üç yüz yazıdan bazılarını elemek durumunda kaldık.

∂ Pandemi günleri, endişeyle birlikte insanlardaki yazma şevkini de artırmış gibi sanki...
Kesinlikle öyle. Yazılardan anladığımıza göre herkeste bir farkındalık meydana geldi ve insanlar bunu bir şekilde dile getirme ihtiyacı içerisindeydi.

∂ Peki, kitap için yazı gönderenler arasında hangi profiller öne çıkıyor?
Bir defa dünyanın her yerinden yazı geldi. ABD, İspanya, İngiltere, Almanya gibi ülkelerden metin gönderenler oldu. Profil olarak baktığımıza ise sanatçılar, sağlıkçılar, ev hanımları ve öğrenciler gibi her kesimden insan var. Covid-19 hastaları ve pandemi servislerinde çalışanlardan gelen yazılar da oldu. Onlar bizim için çok önemliydi.

∂ Sizi en çok tesir altında bırakan metin neydi?
Bir korona hastasının yazdıkları çok hisliydi. Kendisi hemşire olarak görev yapıyor, korona servisine veriliyor. Virüs kapınca çocuklarından ayrı kalmak zorunda kalıyor... Onun hasta yatağından yazdıkları beni çok etkiledi.

METİNLERİ HAZIRLARKEN AĞLADIM
∂ Zor bir zamanda kitabı hazırladınız. Neler hissettiniz?     
Biz bu kitabı hazırlamaya başladığımızda ölüm sayıları çok yüksekti. Hepimizde bir tedirginlik ve korku vardı. Hem bunları yaşıyorum hem de başka insanların endişe dolu yazılarını okuyordum. Benim için ağır bir dönemdi. Okurken ağladığım yazılar da oldu.

 

ACI HİKÂYELERİ DAHA EDEBÎ
∂ Duygular yoğun olunca kendiliğinden “edebî” bir kalite de meydana geliyor sanırım...
Nedense acıları anlatmak sevinçlerden daha edebi oluyor. Bu insanlar yazar değil neticede ama yaşadıkları olayların tesiriyle çarpıcı şeyler yazmışlar. Mesela hiçbir yerde yazısı yayınlanmamış bir ev hanımı, korona günlerini bahçedeki çiçeklerle çok güzel anlatmış.

 

∂ Peki, yazılarda umut mu, yoksa endişe mi yoğun?
Endişe dolu çok cümle var ama sonunda bir umuda dönüyor. Herkes “Bugünler de geçecek” diye düşünüyor. Öte yandan herkesin kendisine göre keşfettiği bir şey olmuş. Mesela bir kişi “Dolabıma baktım, 10 tane ayakkabım var. Şu an o kadar anlamsız geliyor ki” diyor.