Murat Öztekin - Tarih romanlarıyla tanınan yazar İsmail Bilgin, bu defa mazinin sıra dışı ve bir o kadar da esrarengiz şahsiyetlerinden birine eğiliyor. Bilgin, Birinci Dünya Savaşı’nda Kanal Cephesi’nde savaşan bir askerken, ordunun terhis edilmesiyle Kudüs’te kalan ve 1982’deki vefatına kadar Mescid-i Aksa'da “nöbet” tutan Iğdırlı Onbaşı Hasan’ı romanına mevzu ediniyor. Timaş Yayınlarından çıkan “Kudüsteki Son Osmanlı: Iğdırlı Hasan Onbaşı” adlı kitap, efsane bir asker üzerinden bir devre odaklanıyor. Biz de yazar Bilgin’le kitabını konuştuk… 

l Türkiye’de tarih her zaman bir mücadele sahası oldu. Siz de tarihi edebiyatla buluşturan yazarlardansınız. Aynı mücadele sahasının içinde misiniz?
Türkiye’de bir tarih çatışması olduğu doğru. Bazı isimleri çok büyütüyoruz, bazı isimleri de küçük görmeye çalışıyoruz. Tarihe takım tutar gibi yaklaşıyoruz. Dünyada Türkiye’deki kadar “tarih kavgası” yaşanan başka bir memleket bilmiyorum. Tarihi ne küçümseyerek ne de yücelterek anlatmak lazım. Ben öyle yapmaya çalışıyorum.

l Edebiyat tarihle buluşunca en büyük handikaplardan biri de hamaset oluyor sanırım...
Doğru söylüyorsunuz. Hamaset kahramanlıkların ifade edilmesidir ama bunda ölçülü olmak gerekiyor. Cephedeki askerimizin vatan sevgisi ile ürkekliğini birlikte yoğurmak mümkün. 

SADAKAT ROMANI
l Son romanınızda çok enteresan bir şahsiyet olan Iğdırlı Hasan Onbaşı’ya odaklanıyorsunuz. Onun hikâyesinin sizi çeken tarafı ne oldu?

Aslında Birinci Dünya Savaşı çok ilgimi çeken bir hadise. Bu savaştaki Kanal Harekâtı’nı yazacakken bir şekilde Iğdırlı Hasan Onbaşı’nın hikâyesine yöneldim. Çünkü Hasan Onbaşı’nın yaşadıklarında bağlılık, bir emre ömrünün sonuna kadar uyma azmi var. Iğdırlı Hasan, üzerindeki yıpranmış Osmanlı askeri elbisesiyle vefat edene kamburu çıkmış şekilde Kudüs’te beklemiş. Son ana kadar nöbette olduğunu söylemiş. Benimkisi de aslında bir sadakat romanı.

l Onbaşı Hasan hakkında araştırılacak çok bir bilgi yoktu sanırım. Hayal gücünüz mü devreye girdi?
Elimizde İlhan Bardakçı’nın bir makalesi vardı. Onun bazı harekât ve muharebelere katıldığını düşünerek yaşadıklarını kurguladım. Aynı zamanda İngilizlerin Kudüs’ün için oynadıkları oyunlardan Haçlı Seferleri kadar geri dönüşler yaptım. Dolaylı bir tarih anlatımı yaptım yani. Hasan Onbaşı’nın sadakatini ve toprağına bağlılığını ön plana çıkarmak istedim. Iğdırlı Onbaşı Hasan’ın hayatı, Osmanlı gibi “ayakta ölen” bir çınarın hikâyesi.


Yıllarca Kudüs’te yaşayan Onbaşı Hasan’ın bugüne ulaşan bir fotoğrafı bulunmuyor. Meşhur Alevi dedesi Başköylü Hasan’ın fotoğrafı, Onbaşı Hasan’a ait zannediliyor.

l Hasan Onbaşı’nın hikâyesi ile bugün Orta Doğu’da yaşananlar arasında irtibat kurarak değerlendirme yapacak olursan neler söylersiniz?

Hasan Onbaşı’nın hikâyesi 1900’lerden bugüne bazı şeylerin değişmediğini gösteriyor. Osmanlıda kargaşa asgariye indirilmişken emperyalistler şimdi kaos  çıkarıyor. Hasan Onbaşı ise maziden “Tuzaklara kanmayın, gönül sınırlarınıza sahip çıkın” diye sesleniyor. Ama maalesef Türkiye’de Iğdırlı Hasan Onbaşı’nın adının verildiği bir eser yok...

Sinemada aşırı hamaset hayal kırıklığı yaşatıyor
l Sizin kitaplarınız da beyazperdeye ilham kaynağı oldu. Bir yazar olarak baktığınızda sinema yazılı eserin gücünü sınırlandırıyor mu?
Günümüzde gençlerin dikkatini çeken şeyler daha ziyade görsel olan eserler. Ama senaristlerin kurguları gerçek gibi algılanabiliyor. Bu yüzden aşırı hamaset bizi iyi bir yere götürmüyor. Kişi dizide seyrettiği sahneyi, kitapta okuyunca hayal kırıklığına uğruyor.

l Sizce beyazperdeye aktarım nasıl olmalı peki?
Elbette tarih sinemanın konusu olmalı ama bu biraz ayakları yere basacak şekilde yapılmalı; olay örgüsüyle, gerçekliğiyle, heyecanıyla... Biz sinemada emekleme dönemindeyiz hâlâ... On tane Çanakkale filmi çevrildi ama hiçbiri layıkıyla yapılmadı.