MURAT ÖZTEKİN

Tarık Tufan, senaryolarıyla sinemada, romanlarıyla ise edebiyatta yol alan iki kanatlı yazarlardan… Bu ay onun için yoğun geçiyor. Hem hâlihazırda devam eden 8. Boğaziçi Film Festivali’nde yerli kategoride jüri başkanlığı yapıp “en iyi filmleri” seçiyor hem de yeni kitabı “Kaybolan”ın heyecanını yaşıyor. Biz de kendisinden yolculuğunu dinledik…

Bir yandan yeni kitaplar kaleme alıp, diğer taraftan senaryolar yazıp sinema organizasyonlarının içerisinde yer alıyorsunuz. Sinema ve edebiyat bir kolda iki karpuz gibi değil mi sizin için?
Benim için roman ve sinema, anlatma çabamın iki yüzü. Bazen romanın kelimelerle örülü geniş dünyasında, bazen de işin içerisine ışığın, görüntünün girdiği sinemada anlatmayı deniyorum. Dolayısıyla her iki durumda da teknik farklılıklar haricinde ben hikâye anlatıyorum. İki farklı form ama yaptığım şey aynı.

Bu iki ayrı form, sizin zihin dünyanızda nerelerde duruyor?
Roman değerlerinizden ve kelimelerden başka sınır tanımadığınız bir alan. Sinemada bir şeyler anlatmak içinse ihtiyaç duyduğunuz başka teknik şeyler var. Tek kişilik bir eylem değil. Dolayısıyla bunlar bir kısıtlanma anlamına da gelebiliyor. Fakat her ikisi de size başka araçlarla başka özgürleşme imkânları tanıyor.

Sinemaya metinler kaleme almak, bir yazar olarak geri plana itilme hissiyatı doğurmuyor mu?
Bu, ne beklediğinizle alakalı bir şey. Eğer sinemada şöhret, alkış ve sair şeyler bekliyorsanız, senarist olmak sizi çok avantajlı bir yere koymaz. Fakat sizin için mühim olan sinemanın büyülü eyleminin bir parçası olmaksa, bundan derin bir tatmin duygusu yaşarsınız.

Peki, senaryo yazmakla, bir roman kaleme almak arasında duygusal olarak fark var mı? Sizde nasıl gelişiyor yazım?
İkisinin aynı olduğunu söyleyemem. Roman yazarken, kaleme aldıklarımla kendi hayatım arasındaki sınırların bir müddet sonra muğlaklaştığını görüyorum. Ben yazdıklarına hayatını daha fazla katan romancılardan biriyim. Bu anlamda gerçeklik duygusunu önemsiyorum. Fakat sinemada bir parça daha soğukkanlı olmayı başarıyorum.

Boğaziçi Film Festivali’ne dönersek; Duyduğuma göre yoğun bir film başvurusu olmuş. Bu zamanda film üretimlerinin çokluğunu nasıl yorumluyorsunuz?
Hiç kuşkusuz pandemi safhasında ortak çalışmaları sürdürmek kolay değil. Açıkçası ben de film üretimlerinin daha az olacağını düşünmüştüm. Ama insanlar gerekli tedbirleri alarak kendi işlerini devam ettirdiler. Bu açıdan sevindirici oldu. Önemli yönetmenlerin iyi filmleri var. Dolayısıyla bu bizim için hem seçim zorluğu hem de mutluluk demek. 

İYİ FİLMLER HEYECANLANDIRIR
Bu noktada “En İyi Filmleri” seçeceksiniz. Sizin için “iyi film” ne demek?

Bunun teknik detaylarına girmeyi çok doğru bulmam. İyi film, seyrettikten sonra bizi bir müddet şaşkınlık ve heyecan içerisinde tutmayı başarabilen filmdir. Aradan geçen zamana rağmen çeşitli vesilelerle o filmin dünyasına yeniden giriyorsak iyi bir film seyretmişiz demektir. Dolayısıyla festivallerde film seçmenin subjektif şartları da var. Ama benim için bu festivalde önümüzde gelen 12 filmin tamamı ödüle almaya hak kazanmış demektir.

HEPİMİZ BU ÜLKEYE BORÇLUYUZ
Peki, sinema başta olmak üzere Türkiye’de kültür sanat sahasındaki sert tutumlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki cepheleşmeden şikâyet eden çok kimse var. Güçlü sanatçılar bu durumdan rahatsız olurlar. Cepheden medet uman sadece “vasatlardır”. İyi işler yapmaya çalışan sanatçı ve yazarlar, bu durumdan nemalanmak yerine kendi yaptıkları işten güç alırlar. Bu ülkenin sanatçılarına düşen görev, alkışın yerine niteliğin peşine düşmektir. Biz bu ülkeye borçluyuz. Hepimiz, insanların hayata bakışlarına bir şeyler katabilmenin yolunu aramalıyız.


 

YÖNETMEN KOLTUĞUNA OTURABİLİRİM
Bir defasında “Masalım bittiğinde öleceğim” demişsiniz. Yönetmelik de bu masal anlatma işine dâhil olabilir mi?
Kuşkusuz bazı hikâyeler için sinemada daha iyi anlatabileceğim hissine kapılıyorum. Son zamanlarda senaryoya dönüştürmeye çalıştığım “Şanzelize Düğün Salonu” için de “Acaba kendim çeksem daha iyi olur mu” diye düşünüyorum. Eğer senaryoyu tamamladıktan sonra “Bunu ben anlatmalıyım” duygusu devam ederse, o zaman yönetmen koltuğunda oturmayı düşünüyorum.

İSTANBUL DEKOR DEĞİL MESELENİN ASLI
Semtler ve kaçış duygusu son romanınızda da öne çıkıyor. Yazdıklarınız mı sizi sürüklüyor, yoksa siz mi onları?

İstanbul benim için hem tarihiyle hem bugünüyle ilhamını içine barındıran bir şehir. O kaotik yapısının içerisinde derin anlam kümeleri mevcut. Dolayısıyla yazdığım bütün senaryolarda İstanbul hem fiziksel mekânları hem de anlam dünyasıyla çok güçlü bir şekilde yer alır. Kafamdaki soyut tahlilleri, mekân olarak mücessem hâle dönüştürür. Asla dekor değil, hikâyenin kendisi... Öte yandan yazarla yazdıkları arasındaki ilişki, bir tür metafizik bağ. Yazar irade olarak kurmacanın aklı gibi yola çıkar ama çok kısa bir süre sonra yazdıklarıyla arasındaki hiyerarşi altüst olur. Bir müddet sonra yazar, kaleme aldıklarının etkisi altına girmeye başlar. Sonra kimin kimi sürüklediği belirsiz hâle gelir.

Bu hâl uzun vadede yeni eserleri de dönüştürüyor sanırım...
Aslında bütün yazdıklarımı aynı dünyanın içinde farklı farklı alanlarda kurguluyorum. 20 yıl önce yazdığım “Kekeme Çocuklar Korosu”nda anlattığım meselelerle “Kaybolan”da ele aldıklarım arasında derinlerde duygusal ve akli bağlar görüyorum. Hiç kuşkusuz üslup ve hayat olarak kendimi geliştirmeye gayret ediyorum. Ama nihayetinde  yazdıklarım bir bütünü temsil ediyor.