MURAT ÖZTEKİN

Mehmet Çebi Türkiye’nin tanınmış sanat koleksiyoncularından biri... Başta hilye-i şerifler olmak üzere, tespihler ve İstanbul resimleri gibi hazine mahiyetindeki koleksiyonlarıyla tanınıyor... Üstelik Çebi, bunları depolarda saklamıyor, kurulmasına öncülük ettiği ayrı müzelerde sergiliyor. Mehmet Çebi, bu sene “Koleksiyoner” dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü. Biz de kendisiyle buluştuk...

¥ Koleksiyoncu denilince akla ister istemez maddiyat geliyor. Sizin hayatınız üzerinden gidecek olursak para pul ne kadar tesirli oldu bu merakta?
Benim bu işlere başladığım 1980’li yıllarda Türkiye’de koleksiyoncu olmak için büyük paralara ihtiyaç yoktu. Orta direk bir insan, kendi çapında koleksiyon yapabilirdi. Bunun sebebi de o yıllarda sanat eserlerine karşı alaka duyan insanların sayısının az olmasıydı.

¥ O devirde sanata bakış nasıldı?
Dünyada bin senedir kullandığı yazısı ortadan kaldırılmış, bütün sanatlarıyla alakası kesilmiş kaç memleket var? Bir insan bir şeyi anlayacak, onun kıymetine vâkıf olacak ki, onu toplamak için para harcasın... Bu yalnızca para işi değil zevkiselim işi. Bir sahaf “Eskiden dükkânımıza gelip yüklü alışveriş yapan insanlara aldığı nesneyi, tarihî beratlara sarıp verirdik” dedi. Bunu biraz espri olarak söyledi ama klasik eserler o yıllarda daha göze girememişti. Tabii bugün sanat eseri bir yatırım vasıtası.

¥ İlk topladığınız şeyler tespihlermiş. Sizi çeken ne oldu sahaflara?
Lisede okurken edebiyata meraklıydım. Kubbealtı Vakfına gider, Samiha Ayverdi’nin konferanslarını dinlerdim. Onlar edebiyatçı olduğu gibi aynı zamanda çok iyi birer koleksiyoncuydu. Bu irtibat zaman içerisinde klasik sanatlarla uğraşan bazı isimleri tanımamı ve koleksiyonculuğa yönelmemi sağladı. Beyazıt Çınaraltı’nda tespih almaya başladım. Sonrasında da ufak tefek İslam sanat eserlerine merak saldım. Orta hâlli bir ailenin çocuğuydum. Babam Almanya’dan para gönderir, cebimde kalan harçlıkla eser alırdım. İnsanlar abartı sanabilir, gecenin bir yarısında sanatçı Fuat Başar’ın Küçük Ayasofya’daki atölyesine çok gitmişimdir; tekneyi açıp üç beş ebru yapsın da alabileyim diye...

ŞİFAHİ KÜLTÜR DİYE BİR ŞEY VAR
¥ O devirde Beyazıt’ta nasıl bir kültürel atmosfer vardı?
O günlerde vaktimizin çoğu sahaflarda geçiyordu. Turan Türkmenoğlu’nun dükkânında otururdum. Sinan Gözen, Muzaffer Ozak gibi insanların mekânlarında bulunurdum. Oralara kültür adamları, koleksiyoncular gelirdi. Şifahi kültür diye de bir şey var. Bir muhabbet anında mevzu açılır, orada kitaplarda olmayan tecrübeye dayalı bir şeyi öğreniverirsiniz. Her şey kitaplarda bulunmaz.

ESKİ BEYAZIT’I KAYBETTİK
¥ Ya sahaflar?

O zamanki sahaflar herkesin ilgilendiği mevzuu bilir, sizin aradığınız eseri daha fazla para kazanmak için başkasına satmazlardı. Böyle güzel bir haslet vardı. Fiyatlar da “esnaf işi” olurdu. Maalesef biz Beyazıt’taki sahafları mahvettik, lise kitabı satılan mekânlar hâline getirdik.

NASİPSE ESER SENİ BULUYOR
Mehmet Çebi “Çınaraltı’nda çay içerken biri çıkar gelir, ‘Ben de bir şey var’ derdi. Koleksiyonlarım daha ziyade böyle oluştu. Yolda yürürken ‘Ben Mehmet Çebi’nin dükkânını arıyorum’ diye bana adres soranlar oluyor. Bunun bir sebebi de maalesef bu işe talip olan kişi sayısının az olması. İşi seven, eserden anlayan, ne olduğunu bilen ve bir para ödeyebilen insan az…” diyor ve başından geçen bir hikâyeyi anlatıyor: Bu işin macerası bitmez. Bana bundan sekiz on sene evvel Mekke’den bir telefon geldi. Bir tanıdık orada satılık el yazması eserler olduğunu söyledi. Bir pazarlık yaptık ve ben ‘Satış olur olmaz, önemli değil’ deyip umreye niyet ederek yola çıktım.  Umreyi yaptıktan sonra görüştüğümüzde satıcılar daha fazla para istediler. Olmadı. Zaten umreye niyet ettim diyerek onların yanında ayrıldım. İki sene sonra Londra’daki bir müzayedenin kataloğu geldi. Bir de baktım, bizim o eser sekizde bir fiyata satışa konmuş. Müzayedeye katıldık ve benden başka bayrak kaldıran da olmadı. O eser yine bana ulaştı. Buna benzer başka şeylerle de yaşadım. Biz Müslüman olarak nasip diye bir şeye inanıyoruz. Bu iş de kısmet işi...

SANAT HIZLA AKIYOR, HAYALLERİM BİTMEZ
¥ Koleksiyonculuk da kişiyi başka yerlere sürüklüyor galiba... Hilye-i Şerif ve Tespih Müzesi ile İstanbul Resimleri Müzesini açmanızın maksadı neydi?
Kişi, Allah’ın kendisine lütfettiği her türlü güzelliği insanlarla paylaşmalı. Sanatı insanlara ulaştırmanın en güzel yolu da müzelerden geçiyor. Açtığımız Hilye-i Şerif ve Tespih Müzesine bir ilkokul talebesi gelse ve oradan etkilense bana yeter. Dünyaya bizim sanatlarımızı anlatacak bir adam bekliyorum. Bu kadar basit bu iş...

¥ Peki hâlâ peşinde olduğunuz eserler var mı?
Bir hayal ve hevesiniz yoksa zaten dükkânı kapatmanız gerek. Mesela adını herkesin bildiği onlarca hattat ve ressamımız var. Onların her birinin, “şaheser” olarak anılan eserlerinin bende olmasını isterim ve peşinden giderim. Sanatın kendisi hızlı bir şekilde akan bir şey...

¥ Kültür Sanat Büyük Ödüllerinde bu sene mükâfata layık görülmek size ne hissettirdi?
Bizi buna layık gören herkese şükranlarımı sunuyorum. Sevinilecek bir şey. Bu bize manevi bir motivasyon olur. Yalnızca bize değil, bizim gibi vaktini bu işlere ayıran insanlara teşvik olur. Bunu gören birçok insan koleksiyona alaka duyar diye düşünüyorum.