MURAT ÖZTEKİN

Küçük Ağa”, “Osmancık”, “Gençliğim Eyvah”... Türk edebiyatının velut kalemlerinden Tarık Buğra, kaleme aldığı onlarca eserde kendi ülkesinin insanından ve kültüründen beslendi... Topraklarına duyduğu aşkla yürüdüğü yolda çoğu zaman yalnız kaldı... Ama zamanla edebiyatın sınırlarını aşarak sinemaya da ışık oldu. Hayatının son yıllarında Türkiye gazetesi sütunlarından okuyucularıyla buluşan Buğra, 27 sene evvel bugün hayata gözlerini kapadı. Biz de Tarık Buğra’yı en yakınındaki isimden, eşi ve hayat arkadaşı Hatice Bilen Buğra’dan dinledik...

¥ Eşiniz Tarık Buğra’nın vefatının ardından 27 sene geçti. Onun en yakınındaki isim olarak nasıl bir 27 yıldı bu?
Zehir gibi acı, ama özleyişin yürek daraltan ağırlığını duayla, sabırla yumuşatıp tevekkülle katlanılan yekpare bir zamana dönüştüren bir 27 yıl... Beni sadece eşimden değil,  en iyi arkadaşımdan da mahrum bırakan bu 27 yılın tek tesellisi,  rakamlar büyüdükçe kavuşma ümidini artırması.  

SAMİMİYETİ BENİ ETKİLEDİ
¥ Tarık Buğra’nın önce sıkı bir okuyucusu, sonra en yakınındaki kişi oldunuz. Onun eserlerinde sizi en çok tesir altında bırakan şey
neydi?

Samimiyeti. Çünkü Tarık Buğra Türk edebiyatının en samimi yazarlarından birisidir. Eserlerinde bize kendisini duyuran o içtenlik; bu ülke insanının bütün sevgilerini, zenginliklerini, erdemlerini benimsememizi sağlar. Eserlerinde hayatın bütün anlarını, saatlerini, bekleyiş ve yalnızlık zamanlarını, tasa ve sevinçlerin titreşimlerini bulduğumuz içindir ki,  onun dünyasından kendi dünyamıza döndüğümüz zaman içimizde yumuşacık, sarıcı ve hüzne benzer dost bir duygu kalır.  Beni en çok etkileyen şey  de bu sıcaklıktır.

¥ Tarık Buğra hakkında en unutmadığınız hatıra nedir?
Onunla birlikte geçirdiğim 17 yılın her anı,  bir saniyesinden bile pişmanlık duymadığım o beraberliğin yarıda kalan tadı,  evin her köşesine sinen sakin ve huzur veren varlığı  “en”  unutamadığım hatıralardan sadece birkaçı...

¥ Ya ondan size kalan en büyük manevi miras?
Tertemiz bir isim. Cemal Süreya’nın ifadesiyle “Alnında lekesi olmayan bir adam”ın eşi olmanın ve onunla birlikte 17 yıl yürümenin gururu. Tabii, bir de gidişinin kalbimde bıraktığı sonsuz hüzün.

¥ Tarık Buğra hem günlük makaleler hem de kaleme aldığı kitaplarıyla durmadan üreten biriydi. Onun yazma aşkının ardında ne vardı?
Aslında sorunuzun cevabı içinde: “yazma aşkı”…  Daha 17 yaşındayken kabiliyetinin sırrını keşfederek yazar olmaya karar veren ve bütün hayatı boyunca çağrıldığı bu yolda yürüyen birinin aşkıdır bu.  Tarık Buğra, bu aşk uğruna yokluklara ve anlayışsızlıklara göğüs germiş, hayatını yeni yetmeliğinde kurduğu bir rüyayı gerçekleştirmeye adamıştır.

¥ Büyük yazarların farklı yazma alışkanlıkları olabiliyor. Tarık Buğra, eserlerini kaleme alırken neler yapardı?
Tarık Buğra, günlük gazete yazısının dışında asıl işinin başına yani roman, hikâye ya da piyes yazmak için çalışma masasına, genellikle sabahın erken saatleri ile akşamın geç saatlerinde otururdu. Günün karmaşasından uzak bu saatler, onun edebî anlamda en verimli olduğu zamanlardı. Bu çalışma alışkanlığını,  bazen yazmakta olduğu şey istediği gibi gidiyorsa gün içine de yayardı. Ama hiç değiştirmediği şeyler de vardı.

¥ Nelerdi onlar?
Masasının başına geçmeden önce, sanki okurunun karşısına çıkıyormuş gibi tıraş olur, temiz bir kıyafet giyerdi. Çalışırken daima açık olan radyosunun ibresi TRT 3’ün üstünde; küllük, sigara paketleri ve ağızlıkları, iyice kaynatılmış, köpüksüz, sade kahvesi masasında olurdu. Müziğin ve daktilosunun sesinden başka hiçbir ses, kurduğu dünyanın sessizliğini bozmasın isterdi. O uzun ve yorucu çalışma saatleri boyunca  dayanamayıp sorulmuş,  “Çay ya da kahve ister misin?” sorusundan bile hoşlanmazdı.

‘KİTAP KURDU’ DEĞİL İYİ BİR OKURDU
¥ Tarık Buğra’yı bir “kitap kurdu” olarak tanımlar mısınız, nasıl bir okuma alışkanlığı vardı?

“Kitap kurdu” değil, iyi bir okurdu.  Masasının, çalışırken arada bir uzanıp dinlendiği divanının üstünde, ceketinin iç cebinde her zaman kitap olurdu. Sevdiği, beğendiği yazarlardan, şairlerden arada bir birkaç satır okumak hoşuna giderdi. Bu yüzden kitaplığında çok kitap değil, önemsediği yazarların kitaplarını tutar, gerisini, arada bir bana göstererek “Ver şunları birilerine” derdi. Onun için kitapların çokluğu değil, söyledikleri önemliydi.  

TÜRKİYE SEVGİSİ EN ÖNDEYDİ
¥ Tarık Buğra’nın Türk kültürüne olan vurgusu mühimdi. Onun edebiyatındaki ahlaki değerleri nasıl tanımlarsınız?

“Sımsıkı bağlandığım bir değerler ve inançlar manzumesi sayesinde ayakta kaldım” diyen Buğra, bunların başında Türkiye sevgisinin geldiğini; insanın ancak bu sevgi ile var olacağına, bundan kopunca küçülebileceğine inandığını söylüyor. Bütün çabasının, insana büyüklüğünü anlatmak olduğunu belirtiyor.

SEÇİLMİŞ YALNIZLIK
¥ Eşiniz Tarık Buğra, yazarçizer takımından kimlerle görüşürdü?

Gün içinde konuştukları olsa da gerçek anlamda arkadaşı çok azdı.  Böyle olmakla birlikte, onunkisi seçilmiş bir yalnızlıktı; çünkü Buğra,  yalnızlığın bir ölçüde zorunluluk olduğuna, yazarın ancak o yalnızlığın sessizliğinde üretebileceğine inanırdı. Yalnızlığının bir başka sebebi de kafa bağımsızlığına fazlaca düşkün oluşuydu. 

¥ Biz onu mütebessim çehreli fotoğraflarıyla anıyoruz; Tarık Buğra nasıl bir karaktere sahipti?
Hamuru sevgiyle yoğrulan Buğra, son derece alçak gönüllü, merhametli, manevi anlamda güzele sevgi besleyen bir insan;  hayatını, düşüncesini ve kalemini doğruya adamış bir yazar; karşısındakini mutlu etmek için kendisini silmeye her zaman hazır bir eşti.  Bütün gerçek sanatçılar gibi, hiçbir şeyi küçük görmez, anlamaya çalışırdı. Dinleyicisine alabileceğine inandığı kadarını verir, layık bulmadıklarından da hem sözünü hem de kendisini esirgerdi. Çizdiğim bu portreye bakınca bu adam hiç mi öfkelenmezdi denilebilir. Onu en çok öfkelendiren şeyler aptallıklardı. Ama bana karşı daima sevgi dolu idi.