MURAT ÖZTEKİN

Mohammed Eyad, hastaneye dönüştürülen bir mağarada Suriyelilerin hayatta kalma mücadelelerinin işlendiği “The Cave” adlı dokümanter filmdeki görüntü yönetmenliğiyle, Emmy’de sinematografi dalında ödül kazandı. Onun hayat hikâyesi ise başka bir film olmaya yetecek kadar dramatikti. Şam’da hayata gözlerini açan Eyad, hobi olarak fotoğraf ve sinemayla ilgilenirken birden ülkesinde patlak veren kargaşayı kayıt altına alma isteğiyle önce kameramana sonra görüntü yönetmenine dö-nüştü. Nihayetinde Eyad, 25 yaşında Emmy’e uzandı. Ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Suriyeli sinemacı, şimdilerde İstanbul’da, İstinye Üniversitesinde sinema eğitimi alıyor. Biz de kendisinden sinema yolculuğunu dinliyoruz.
bombalar yağıyordu

∂ Ülkende trajik bir iç savaş yaşanıyor. Bu savaşın senin hayatına etkileri neler oldu?
İç savaş, hayatımı birçok yönden etkiledi. Yüzlerini hâlâ unutamadığım arkadaşlarımı kaybetmemin yanında ailemden ve eğitimden koptum. Savaş uçaklarının, bombaların ve yakınımızdaki çatışmaların sesini duymamızdan ötürü hep bir korku durumumuz vardı. Çünkü bombalar bana iki defa isabet etti. Onların üzerime ne zaman düşeceğini bilmiyordum.

∂ Sanırım fotoğraf ve sinemaya savaş atmosferinde başladın. Nasıl gelişti her şey?
Savaştan önce fotoğrafçılık benim için sadece bir hobiydi. Suriye’de olayların patlak vermesiyle de halkımın sesini dünyaya iletmek için görüntüler çekip internet üzerinden yayınlamaya başladım. Ama emniyet görevlilerinin takibi altındayken bunu yapmak hiç kolay değildi. Yaşanan hadiseler hızlanınca yerleşim alanlarının bombardımanını filme aldım ve ardından birçok film projesine dâhil olmayı başardım.

∂ Ülkende bir savaş yaşanırken, senin kameranla yapmaya çalıştığın şey tam olarak neydi?
Zamanımızda medya en güçlü silahlardan biri ve Suriye rejimi bunu gerçeği gizlemek için kullandı. Bu yüzden biz de hakikati dünyaya ulaştırmak zorundaydık. Kamera, gerçeği aktarabildiğimiz için önemliydi. Buna ek olarak kamera, tarihi belgeledi.

YAPTIĞIMIZ MEYDAN OKUMAYDI
∂ Peki, sinematograflarından biri olduğun Emmy’li “The Cave” filmi nasıl ortaya çıktı?
Filmde, kuşatma ve savaş jetlerinin devamlı bombardımanı gibi birçok zorluğun altında iki kameraman arkadaşımla birlikte görüntü yönetmeni ve sesçi olarak çalıştım. Ayrıca, Suriye rejiminin tıbbi tesisleri hedef alması sebebiyle hastanedeki varlığımız, hayati bir tehdit olarak görüldü. Film tamamlanana kadar bu zorlukların üstesinden gelmek için çok uğraştık. Ama karşılaştığımız en büyük zorluk, bombardıman sebebiyle hastaneye giderken yaralanmamızdı. Meslektaşım Ammar Süleyman bacağını kaybetti, ben de hafif bir yara aldım. Filmi tamamlamak büyük bir meydan okumaydı. Ancak inancımız ve taşıdığımız mesaj bize güç verdi.

BİZİM FİLMİMİZ BİZİM ACILARIMIZ
∂ Filmde yaşananlarla senin hayatın arasında ciddi benzerlikler var...

Önce hastaneye gelen hastaları ve yaralıları çekiyordum, sonra yaralılardan biri oluveriyordum. Filme adlıklarımız bizim hayatımız, kendi realitemiz. Bu yüzden insanlar acı çekerken ben de acı çekiyorum.

∂ Peki, bütün bunların sonunda Emmy almak sana ne hissettirdi?
Aslında büyük rekabet ve güçlü filmlerin varlığı sebebiyle mükâfat almayı beklemiyordum. Ama kazananların isimlerinin açıklanmasıyla mutlu ve gururlu hissettim. Sinematografi dalında Emmy ödülü almak sinema dünyasında bana büyük bir fırsat veriyor. Bu beni hem akademik hem de profesyonel olarak bu alanda yola devam etmeye iten manevi bir motivasyon.

SURİYELİLERİN HİKÂYESİNİ ANLATACAĞIM
Mohammed Eyad, Türkiye’ye gelişini ve ileride yapmak istediklerini şöyle anlatıyor: 2018'in başından itibaren Suriye rejimi, Doğu Guta bölgesinde şiddetli bir askerî harekâta başladı. Bu yüzden evimi terk etmek ve Suriye'nin kuzeyine gitmek zorunda kaldım.
Oradayken üniversite eğitimimi tamamlamaya karar verdim. Türkiye ise uygun yer oldu. Öncelikle eğitimimi tamamlamak istiyorum, ardından Suriyelilerin hikâyelerini anlatan yeni projelerde çalışmayı dört gözle bekliyorum.

Feras Fayyad’ın yönetmenliğini, Mohammad Eyad’ın ise görüntü yönetmenliğini yaptığı “The Cave” (Mağara) adlı dokümanter film, bir mağarayı hastaneye çeviren Dr. Amani Ballour’un çabasını merkezine alıyor. “Kadın eşitliği” vurgusu da olan eser, Batı’da takdir topladı.