Damla Peker 
Japonya ile Türkiye’nin dostluğunu pekiştiren iki tarihî olay vardır. Birincisi; 1889’da Japonya’ya giden Osmanlı fırkateyni Ertuğrul’dur. Fırkateyn, geri dönmek için yola çıktığında 681 kişiyle sulara gömülür. Japon köylüler ancak 69 kişiyi kurtarabilir. Daha sonra bu dostluğun adına bir anıt dikilir. Yıllar geçer... İran ve Irak arasında yaşanan savaş sırasında Tahran havaalanı Saddam’ın emri ile 24 saatliğine kapatılır. Japon vatandaşları burada mahsur kalır. Tarih 1985’tir. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, hemen harekete geçer. Japon yolcular için bir uçak yollanır. Tahran’daki Türk vatandaşları önceliği Japonlara vererek evlerine dönmelerine vesile olur. İşte dün vizyona giren Türk- Japon ortak yapımı “Ertuğrul 1890”, bu iki unutulmaz dostluk nişanesini anlatıyor. Filmde; Seiyou Uchino, Kenan Ece, Shioli Kutsuna, Alican Yücesoy, Uğur Polat, Yukiyoshi Ozawa, Mehmet Özgür, Deniz Oral ve Tamer Levent gibi isimler rol alıyor. Ankara galasına davetliydim. Açık konuşmak gerekirse biraz ön yargılı gittim. Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya’ya seyahatini okumuştum. Filminin de biraz belgesel tadında olacağını düşündüm. Yaklaşık 2 saat yerimden kıpırdayamadım. Öncelikle oyuncu kadrosu iyi seçilmiş. Japon oyuncular çok doğaldı. Hatta edindiğim bilgiye göre, ağlama sahnelerinin birçoğu senaryoda yokmuş. O günleri tekrar yaşamışçasına ağlamışlar. En çok etkilendiğim iki sahne vardı. Birincisi; gece vakti geminin patlama sesini duyan Kuşimoto köylülerinin sahile gelerek karayan vurmuş mürettebatın cansız bedenlerini görmesiydi. O sahneyi izlemek lazım, anlatılacak gibi değil. İkincisi ise, köylülerin ölen 500’ün üstündeki askerin kıyafetlerinin sırf ailelerine kanlı gitmesin diye fırçalarla çoluk çocuk temizlemeye çalışmalarıydı. “Kaçırmayın” derim...