BURCU ÇETİNKAYA

Ateş... Heyecanlı, bıçkın, idealist, acılarına karşı dik duran, uyuşturucuyla mücadele eden bir delikanlı. Bu cuma gösterime giren filminin heyecanını yaşayan Haluk Piyes’le Ateş’in ortak noktası çok. Filmin yapımcısı, yönetmeni ve aynı zamanda başrol oyuncusu olan Piyes’le Almanya’dan Türkiye’ye uzanan kariyerini, hayallerini, daha güzel bir dünya için verdiği mücadeleyi konuştuk. Buyurun...
Ateş ne ifade ediyor sizin için?
 Ben hep temalar seçiyorum. İlk filmim “Kandaki Barut”ta içimizdeki sevgi eksikliğini, alamadığımız baba sevgisini anlattım. Temelde yatan sıkıntılar. bütün toplumlarda aynı; o da aile içindeki muhabbetsizlik. İkinci tema ise, “Bu sevgisiz çocuklar neyin eline düşer?” idi. Bağımlılık, uyuşturucu tuzağı, yanlış kararlar vermek (okuyabilecekken çabuk parayı seçme ve kanun dışı yollara başvurma) gibi... Filmde macera, aşk ve dram hepsi var. Çok didaktik ve sosyal sorumluluk projesi gibi de anlatmamaya çalıştık. Aksiyon dolu. Gençlerin kendi hayatlarından bir şeyler bulabileceği ve çözümleri de içeren bir film oldu.
Baştan sonra ilk ne zaman izlediniz?
Kaba kurgusu 2 sene önce bitmişti. 2 saat 10 dakikadan, 90 dakikaya indirdik. Hepimizin bildiği sıkıntıları resmetmeye çalıştık. Öncesi ve sonrası benim için önemli. Uyuşturucunun reklamını yapmadan anlattık. 
Uluslararası boyutu olacak mı?
21 Nisan’da Almanya’da ve Avusturya’da vizyona girecek. Ardından Azerbaycan’a gider diğer Türk filmleri gibi ama İngiltere ve Fransa’ya ne zaman gider bilemiyorum. Benim, kendi filmimle ilk Edirne dışına çıkmam. Kanımdaki Barut’un bütçesi 50 bin TL idi, onunla çıkamamıştık.
Ateş’in bütçesi ne kadar?
Şimdi bir on katına çıktık ama yine de küçük bütçemiz.
Bağımlılıklarla mücadele konusunda çok çalışıyorsunuz. Bu konu hayatınızın ne kadar merkezinde?
Aslında hayatım o. Bunun yanında bazen uyuyorum, yemek yiyorum diye düşünebiliriz. Bağımlılıkların yelpazesi çok geniş. Telefon bağımlılığından tutun da aklınıza ne gelirse var. Çocukluktan beri bu mücadelenin içindeyim. Kültürümüzde, inancımızda, “Anadoluluğumuz”da olan “Seven sevdiğine sahip çıkar” sloganıyla yola çıktık. 
Sizin hayatınızda hiç mücadele ettiğiniz bir bağımlılık oldu mu?
Gurbette kültürünüz hoş karşılanmıyor. Okulda dilinizi konuşma yasağı var. Aslında bu baskıdan dolayı gurbetteki çocukların birçoğunun öfke bağımlılığı var. İfade şekilleri çok agresif. Şiddete çabuk başvuruyorlar ve bunu kullanan örgütler olabiliyor. Çocuklara suni bir huzur veriliyor. Doğal olarak da bunun üstesinden gelmek vardı. Küçük yaşlarda boynunuzda anahtarla büyüyorsunuz, yuvaya bile yalnız gidiyorsunuz. Bunları boks ile telafi etmeye çalışıyorsunuz. Ama benim için tamiri, seminerler vererek başladı. Çocuklara ve gençlere seminer verirken en çok kendime verdiğimi fark ettim. 
İlk kez seminer vermeye ne zaman başladınız?
Bilinçsizce mahallede, 16-17 yaşlarında. Parklarda otururken gençler arasında sohbet ederek başladı. Sonra düğünlerin arasında filan da oldu. Çünkü oralarda alkol tüketimi çok oluyordu. O mekanlarda konuşuyordum gençlerle... En azından karnımız doyuyordu. Çok acınacak bir durum da değil aslında, daha güzelini bilmediğiniz vakit çok üzülmüyorsunuz, sadece çözüm arıyorsunuz. 
“Sinema benim için bir araç, amaç değil” diyorsunuz. Hep böyle miydi?
19 yaşında üniversiteye girdim. O aralar bana daha büyük bir platform gerektiğine karar verdim. Çünkü bağımlı gençlerle uğraşmak 24 saate sığmıyor. Mesela bir sınıfta 5 kişinin bir bağımlılığı varsa, 25 tanesinin de yok. “Onları nasıl koruruz”un esas mevzu olması lazım. Ne yapabilirim derken, o an “Sevdiğim bir şeyin peşinde koşmam lazım” dedim. Bir de bir ifade şekliydi. Küçükken ilkokulda psikolog olan Türkçe öğretmenimiz İpek hanım, bize bir sahne sundu. Ali Baba’yı da oynuyorsunuz, ağustos böceğini de. Orada gülmek, ağlamak serbestti. Ben de bundan çok keyif aldım. Yıllar içinde bunu nasıl profesyonel yaparım derken sponsor buldum. Los Angeles’ta 4 sene okulumu ödedi. Okul da yönetmenlik ve senaryo üzerineydi.
Hukuk okumuşsunuz, o ne zamandı?
19 yaşından 21 yaşına kadar hukuk okudum. Temel öğrenim bitti ve sponsoru bulunca sinema ve televizyonu tercih ettim.
Hukuk da zor bir tercih, sevmeden seçilmez gibi. Ne değişti sonradan?
Özellikle Almanya’da şevkimi kıran şeyler oldu. Suç ortakları, gaspçılar ya da hırsızların hep Ahmet, Mehmet’lermiş gibi olması beni üzdü. Hâlâ günümüzde kızını bıçaklayan çok otoriter Türk babalarını anlatıyor Alman sineması. Bazen yurttaşlarımız da onları destekliyor. Oradaki gariban gurbetçiyi arkadan vuruyorlar. İstatistiklere baktığımızda bir senede 6 tane gurbetçi hikâyesi var, kızına şiddet uygulayan ama aynı senede 59 tane Alman bunu uygulamış. O Almanların filmi yapılmıyor.
Sponsoru nasıl buldunuz, kolay değildir bulmak?
Evet, şimdi film için zorlanıyoruz mesela. Üniversitenin tatillerinde sunuculuk yapıyordum. Bu sırada şirket sahibi duymuş ve “Biz sana ücretini ödemeyeceğiz, onun yerine fazlasını yapıp sponsor olacağız” dedi. Yaklaşık 90 bin avro gibi bir rakamla, ki o zaman Almanya’nın gettosundan çıkan benim için çok yüklü bir paraydı. Sonra da uyuşturucu bağımlısı bir gencin hayatını anlatan “Kanak Attack” diye bir filmin senaryosuna katkıda bulundum ve oynadım. İlk sinema filmimdi. Bütün gurbetçilerin sesi oldum. 
Türkiye’de sektöre girmeniz nasıl oldu?
 Uyuşturucu konusunun bir gençlik sorunu olduğunu, sevgisizlikten kaynaklandığını, bunu bir ırka mal etmenin yanlış olduğunu anlattım. Almanya’da biraz donkişotluk yapınca teklifler kanuna uygun bir şekilde gelmemeye başladı. Bütçe bulamadım. Şu an çekmek istediğim projeleri aslında o zaman çekmek istemiştim. 15 sene sabretmem gerekti. İlk Türkiye deneyimin Barış Pirhasan’ın “O da Beni Seviyor” filminin çekimleri için Malatya Arguvan’da 3 ay kalmakla oldu. Öncesinde Türkiye’yi sadece 6 haftalık tatillerden tanıyordum. Arguvan’dan sonra Manavgat’a, Antalya’ya ve İstanbul’a geçtik; haftalarca kaldım. 

(Fotoğraf: Bünyamin Çelik)

Çocukluğunuzda sizi etkileyen Türk filmi var mı?
Çok... Türkan Şoray filmlerini annemiz çok severdi. Biz de ondan nasibimizi alırdık, arada sıkılsak da izlerdik. Cüneyt Arkın’ları, Yılmaz Güney’leri izlerdik. Siyasi bakmazdık, Türkiye’den gelen herhangi bir film bizim için çok değerliydi. Yeni film gelsin diye hasretle bekliyorduk. 
Evindeki Haluk Piyes nasıl birisi? Ne yer, ne içer?
Yemek yapmayı çok severim. En az bir öğünü evde kendim yaparım. Geleneksel yemekleri seviyorum. Mercimek köfteyi çok iyi yaparım. Çorbalarda iyiyim. Annem sağ olsun, Çukurovalı olduğu için. Kitap okurum, senaryo yazarım.
En son hangi filmi izlediniz?
Çok izliyorum. Hem sinemada hem diğer kaynaklardan izlemeyi severim. En son Berlin Film Festivali’ndeydim mesela.
Spora, boksa devam mı?
5 yaşında başladım. 35 senedir devam ediyorum. 
Uyuşturucu, alkol, sinema sanki kol kola... Öyle bir algı var. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz? Hatta uyuşturucu, insanın dâhi olmasını destekliyor gibi bir algı oluşturmaya çalışıyorlar.
Bu tamamen saçma. Hiç ilgisi yok. Sean Penn mesela... İlk Oscar ödülünü uyuşturucuyu bıraktıktan yıllar sonra kazandı. “Ben uyuşturucu kullandığım vakit, gerçekten oynamıyormuşum” dedi.