Yeşil tepelerin arasındaki berrak dereleri izleyerek bulduğumuz Petnitsa küçük, temiz, şirin bir belde. Ekseri Müslüman.
Ne zamandır Türkler gelmemiş olmalı, halk nasıl seviniyor anlatamam. Nitekim Petnitsa Camii İmam ve Hatibi Hüseyin Ramçoloviç “bize şeref bahşettiniz” diyor. “Bilin ki Türkiye güçlüyse biz de iyiyiz. Gölgeniz yeter, ne olur gelin gidin buralara.”
Evet Türkiye eskisi gibi değil, kardeşleri ile alakadar oluyor ama bunlar istenilen seviyelerde değil hâlâ. Yapılacak o kadar çok iş var ki başladık bile diyemiyoruz daha.
Sağolsun Karadağ İslam Birliği de hayli faal, Podgorica merkez taşradakileri yalnız bırakmıyor. Kardeşlerimizin Karadağ’da ciddi bir sayıları var ve çok şükür rahatlar. 
EŞİ BENZERİ YOK
Hüseyin Hoca Petnitsa Camiini anlatmaya devam ediyor. “Bu cami türünün tek örneği. Dıştan taş, içten ahşap. Direkler üzerine kurulmuş, üst üste üç kat yükseliyor. Karadağlı tarihçilerin yazdığına göre 16. Asır eseri. Ama İstanbul’dan edindiğimiz bilgilere göre 1426 yılında inşaa edildiği ortaya çıkıyor. Her halükarda Sancak bölgesinin en eski camisi. Aynı anda 1115 kişi namaz kılabiliyor. Bir rivayete göre Osmanlılar direkleri Anadolu’dan getirmişler. Dikkat ederseniz yan pencereler aynı hizada değil, kimi yukarıda kimi aşağıda. İşte bu asimetri camiyi çok aydınlık yapıyor. Üçüncü katta namaz kılanlar da imamı görebiliyor. Malum cemaat ya imamı görmeli ya da imamı göreni görmeli. Bu kaide rahatlıkla sağlanıyor.
Balkan coğrafyasında böyle bir eser yok. Ne Bosna’da ne de Kosova’da. Karadağ Devleti’nin de sahip çıkmasını istedik, “kültür varlığı” olarak tescil ettiler sonunda.
ALLAH KORUDU
Cami elbette badireler de atlatıyor. Birinci ve ikinci Cihan harplerini kazasız belasız geçiriyor. Sırplar 100 metre yakınına kadar gelip yakmaya çalışıyorlar ama attıkları bombalar işe yaramıyor. 
Petnitsa camii içinde yüzlerce kilim görüyoruz. Bunlar el işi göz nuru. O kadar çoklar ki yayacak yer kalmamış, yığılmışlar kenara. İmam efendi “ne yapalım müminler getirmiş bırakmış. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Vakıf malı olunca dokunamıyoruz, gözümüz gibi bakıyoruz onlara.”
Burası adeta tarih araştırma merkezi gibi Osmanlı’dan kalma aile defterleri de camide duruyor. İsteyen gelip soy kütüğüne bakabiliyor.
Ayrılırken imam efendi “bizi unutmayın” diyor, “selamlarımızı muhabbetlerimizi iletin Türkiye’deki dostlara!”
O arada bir ihtiyar söze giriyor “Bu toprakları bırakıp gidenlere hakkımı helal etmiyorum” diyor, “Vatan sevgisi imandandır, haydi bizi terk ettiniz gittiniz, insan hiç mi gelmez, arayıp sormaz?“
FATİH’İN YADİGÂRI “ÜLGÜN!”
Ülgün, yerlilerin tabiri ile Ulçin Adriyatik sahillerine bağdaş kurmuş bir şehir. Önü derya deniz, arkası gümrah orman. Haritadan da hatırlayacağınız üzere Adriyatik kıyıları dantel gibidir, peşpeşe körfezler burunlar…
Burada Arnavutların hayli ağırlıkları var. Dokuz camide de namaz kılınıyor. Limana hakim olan kale tarihi şehre siluet çiziyor. Dzamija Marinarve (Liman Camii)  kumsalın bekçisi gibi. Deniz ak köpüklerini sanki ayaklarına seriyor.
Ljamina Camii (1689), Pasina Camii (1719), Vrhpazar Camii (1749), Bregut Camileri de (1783) maşallah dimdik ayakta. Türbeler çeşmeler çıkıyor karşımıza. Saat kulesi de tamirden geçiyor şu anda.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde Ülgün kalesini “İskenderiye Sancak Beyi’nin hası olup yüz elli akçelik kazadır” diye anlatıyor, “Hisar içinde Mehmed Han Camii bulunur, nefer evleri örtülüdür. Zahire ambarları, cephanesi, hazinesi, sarnıçları vardır. Büyük balyemez topları ile korunur. Dizdar Kale kapısı önünde loncada oturur. 700 Arnavut gazi ile nöbete durur. Kale limanında 20 firkate hazır bekler. Venedik saldırırsa Arnavut yiğitleri de teknelere biner akına çıkarlar” yazıyor.
BEREKETLİ OLSUN
Ülgün Kalesi Fatih Sultan Mehmet tarafından feth ediliyor. Pek bozulmamış, kapısı ile merdivenleri hala orijinal. Surlar dik ve yüksek, kaldı ki sarp bir kaya üzerinde bulunuyor. Yükseğe çıktıkça körfezler burunlar sıralanıyor. Piri Reis de Kitab-ı Bahriyesinde manzarayı methediyor.
Peki ne yer ne içerler diye soracaksınız. Öyle ya iftar sofralarından da bahsetmek lazım. Mutfakları yabancı değil, hem sarma, dolma, bürek, küfte, kapama gibi Rumeli yemeklerini yapıyor hem Arnavut lezzetlerini sunuyorlar. Arnavut biberi acısı ile kaliçiçe tadı arasında gidip gelebileceğiniz geniş bir tercih alanı var. Denizle iç içe yaşıyorlar, sofralarından balığı eksik etmiyorlar. Sağı solu önü arkası zeytinlik, eh zeytinyağlıları da iyi biliyorlar.