İslamiyet, Müslümanların ilim öğrenmesini hayati olarak kabul etmiştir. Bir Müslümanın kendisine lazım olan iman ve fıkıh bilgilerini öğrenmesi farzdır. Kur’an-ı kerimde ilk olarak “Oku!” diye emreden Allahü teâlâ, Zümer sûresi dokuzuncu ayeti kerimede de meâlen, “De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir” buyurmaktadır. Allahü teâlâ yine Kur’an-ı kerimin birçok yerinde, “Sakın câhillerden olma!”, “Câhillerden yüz çevir!” demektedir.
Peygamber efendimiz (Aleyhisselam) da “Her Müslüman erkek ve kadının, İslâm bilgilerini öğrenmeleri farzdır” buyurarak, Allahü teâlânın rızâsına uygun ilimleri öğrenmeği emr etmektedir. Yine Peygamberimiz, “Bir insan, yâ âlimdir, yâhut ilim öğrenmekte olan talebedir. Yâhut bunları sevmektedir. Bu üçünden başkaları ahırlarda uçan sinekler gibidir” buyurarak ilme merakı olmayan cahilleri zem etmektedir. İlmiyle âmil olan Ehli Sünnet âlimlerini de şöyle meth buyurmaktadır: “Doğru ilm sâhibi olan ve ilmiyle amel eden bir âlim ile Peygamberler arasında bir derece fark vardır. Bu bir derece, peygamberlik makâmıdır.”
ÖĞRENİLMESİ ZARURİDİR
Müslümanların itikat bilgilerinden sonra günlük hayatta İslamiyeti yaşayabilmek için fıkıh bilgilerini öğrenmesi zaruridir. Zira fıkıh ilmi, günlük hayatta hangi hallerde ne yapmamız gerektiği bize öğreten, ekmek ve su gibi lazım bir ilimdir. “Namaz nasıl kılınır”, “Abdestin şartları nelerdir” ve “Falanca içeceği içmek haram mıdır?” gibi suallerin net cevabı ancak asırlardır bize ulaşa gelen fıkıh bilgileri sayesinde anlaşılabilir. Peygamber Efendimiz, “Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği, fıkh bilgisidir” buyurmuştur. Fıkıh ilmi, Kur’ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîflerden, icmâ’-ı ümmetden ve kıyâsdan meydâna gelmektedir. Dolayısıyla Kur’an’ı kerime tâbi olmak isteyenlerin, fıkıh alimlerine ve ilmihal kitaplarına uyması lazımdır. Hanefî mezhebi, Eshâb-ı kirâmdan Abdüllah ibni Mes’ûd’tan (radıyallahü anh) başlayan yol ile meydana çıkarılmıştır. Mezhebin kurucusu olan İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe, fıkıh ilmini, Hammâd’dan, Hammâd da, İbrâhîm-i Nehaî’den, bu da Alkama’dan, Alkama da, Abdüllah bin Mes’ûd’dan, bu da Resûl-i Ekrem’den (Sallallahü aleyhi ve sellem) almıştır.
“İLİM ÖĞRENDİN Mİ?”
Türkistan’ın Buhara şehrinde yuva kurmak isteyen bir genç vardı. Sâliha bir kız bulup evlendi. Zifaf gecesi, gelinin yanına vardı. Gelin, damada sordu: “Kadınlara ait hayız bilgilerini öğrendin mi?” Bu sual karşısında şaşıran genç, öğrenmediğini söyledi. Gelin edeple tekrar sordu: “Allahü teâlâ, ‘Kendinizi ve ehlinizi Cehennem ateşinden koruyun!’ buyurdu. İlimsiz, Cehennemden koruma işini nasıl yapacaksın?” Bu söz damada çok tesir etti. Hanımını Allahü teâlâya ısmarlayıp, Rey şehrine ilim öğrenmeye gitti. On beş sene İmam-ı Âzam’ın talebesi olan İmâm-ı Muhammed Şeybânî’den fıkıh ve diğer ilimleri öğrendi. Bu genç o kadar büyük âlim oldu ki “Ebû Hafs-ı Kebir” lakabını alarak, yıllar sonra memleketine döndü.