İstanbul Süleymaniye’de 16. Asırdan kalma Siyavuş Paşa Medresesi, benzeri az bulunan bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor. Sil baştan tamir edilen medresedeki Hilye-i şerif ve Tesbih Müzesi’nde Mehmet Çebi’nin şahsi koleksiyonu olan 75 Hilye-i şerif ve 347 tesbih sergileniyor. Müzenin önceki hâlini anlatan İlyas Bulat,“Burası tamamen harabe halindeydi. Zamanında işgal edilmiş, kuzey tarafında hamallar yatıyormuş güney kısmında ise kağıt toplayanlar. Birisi de sahip çıkmış, kira alıyormuş onlardan. İçeride ateş yakıldığı için duvarlar is içindeydi. Şimdi çiçek gibi oldu, içinizi açıyor” diye konuştu.
Müzede sergiledikleri tesbihler hakkında bilgi veren Bulat, “Tesbih ise yana dizilmiş 33 ya da 99 boncuktan ibaret, müminlerin zikrine yardımcı olan bir sünnet. Allahü teâlâ’nın güzel isimleri anıldığı için ecdat en iyi malzemeleri kullanmış. Her taneyi, nişaneyi, durağı, imameyi, pulu, hatimeyi ince ince işlemişler. Bitki esaslı olanları kuka, öd ağacı, narçıl, pelesenk, venge, zeytin, bilinga, yılan ağacı, abanoz, morgül, kral ağacı, gül ağacı, meşe, keçi boynuzu, palmiye, kan ağacı olarak sayabiliriz. Kehribarlar da sıkma, damla, ateş ve parça olmak üzere dörde ayrılıyor. Kaplumbağa (bağa), kemik, fildişi, balina dişi, mors dişi, hipopotam dişi, yüsur, bufalo ve koç boynuzu da güzel işleniyor. Akik, inci, mercan, ametist, kaplan gözü, sedef, turkuaz, kuvars, akuamarin, yeşim, ay taşı, onix, sitrin, lapis, lazuli gibi taşlarda aranıyor” ifadelerini kullandı.
HİLYE-İ ŞERİF DE VAR!
İslamiyet’te insan resmi çizmek uygun olmadığı için, Hilye-i şeriflerin yapıldığını anlatan Bulat şunları söyledi: “Sahabe-i kiram, Resulullah Efendimiz’in şemaili şerifini yazıyla aktarmış. Nurlu yüzünü, nasıl yürüyüp durduğunu, güzel hasletlerini anlatmışlar. İşte bunlara Hilye-i şerif deniyor. Eshabı kiram, yazılanları yanlarında taşıyarak, hasretlerini dindirmeye çalışmışlar. Hafız Osman ise hilyeyi ilk defa levhaya yazarak bir çığır açmış. Müzehhipler süslemiş, çerçeveciler en güzel çerçeveleri yapmış ve bir sanat doğmuş âdeta. Zamanla diğer peygamberlerin özelliklerini anlatan, İslam büyüklerini tarif eden hilyeler de yazılmış. Biz de bunlara müzemizde yer veriyoruz.”

Bir tesbihe 1000 altın

Allahü teâlâyı zikretmenin bir aracı olarak gördüğümüz tesbihlerin âdeta bir sanat eseri hâlini alması Osmanlı döneminde olmuş. Özelikle Beyazıt Camii gibi büyük selâtin camilerin avlularında kurulan sergiler ve Kapalıçarşı’daki tesbihçilere uzak memleketlerden alıcıları gelirmiş. 19. yüzyılın sonlarında Kapalıçarşı çevresinde 300’den fazla atölyede tesbih taneleri tek tek işlenirmiş hünerli ellerde. Bin bir çeşit tesbihler hac mevsiminde Kâbe’ye gönderilirmiş. Türklerin tesbih ustası ve tesbihe verdikleri değeri anlatmak için Sultan II. Mahmud’un Mevlânakapılı Mahmut ustanın evine kadar gelip kürevi tesbih çektirdiğini anlatırlar. 1900’lü yılların başlarında altın çakmaklı Yeşim bir tesbihin 1000 altına satılabildiğini söylersek maddi olarak verilen değer de iyice ortaya çıkmış olur. Ne denli doğrudur bilinmez ama tesbih ustası Erzurumlu Mehmet Efendi’nin, “Bir sene zarfında ancak bir 99’luk tesbih yaparım, 100 altına satarım” dediği söylenir. Bu zat yaptığı tesbihlerin ilk 33’üne “Sübhanallah”, ikinci 33’üne “Elhamdülillah”, üçüncü 33’üne de “Allahü ekber” yazısı kazırmış.