Belki bunu okuyunca şaşıracaksınız ama Afganlılar kadar güler yüzlüsüne, tatlı dillisine az rastlanır dünyada. Gelgelelim illüzyonist medyanın işi dostlarımızı karalamaktı onu da başardı sonunda. Bir yerde bir vukuat olsa, “kesin Afganlılar yapmıştır” dedirtiyorlar insanlara. 
Sahi öyle midir? 
En iyisi ben size Afganistan yolculuklarımdan birini anlatayım, çekileyim aradan. 
Afganistan sarp dağlarla kaplı bir ülke… Kabil ise sanki çanağın dibinde, çukurda. Tayyare döne döne alçalıyor, pilotlar bütün maharetini kullanarak iniyor.  Sert coğrafyanın sert insanları ile mi karşılaşacağız acaba? 
Bir yere gidince beldenin büyüğünden başlamak lâzımmış… Kabil’de ilk işimiz Şah-ı dü Şemşir hazretlerinin kabrini ziyaret oluyor…
Mübareğin asıl adı Haris (Radıyallahu anh). Hazret-i Osman devrinde havaliye geliyor, taliplere ilim ve edep öğretiyor. Küffar Müslümanları katle kalkınca elini kılıçlarına atmaktan çekinmiyor. Kılıçlarına diyorum çünkü çifte kılıçla vuruşuyor. Zaten “Du şemşir” (İki kılıçlı) lâkâbı da oradan geliyor. 
Mübarek şehit düşünce Kabilliler şirin bir türbe yapıyorlar. Mekân aynı Eyyûb Sultan hazretleri gibi…  Hem müminleri, hem güvercinleri ağırlıyor. 
RENKLER KOKULAR 
Ramazanda sokaklarda bir hareket, bir heyecan… Mağazalar da canlı ama orta direk Pulkışti Köprüsü civarındaki seyyarlara koşuyor. Kabil emin bir kent… Döviz alıp satan ayaklı sarraflar içinde binlerce dolar bulunan camekanlarını ortada bırakıp camiye gidebiliyor. Kuyumcuların kapısı bacası açık, rahat ve sakin görünüyorlar.  
Onların da cami önlerinde güzel kokular satılıyor, ıtırlar enjektörle çekilip şişelere basılıyor. Bakiyesi müminlere püskürtülüyor hayrına.  
Takke çeşitleri daha zengin. Burada başlığınız mensubiyetinizi de belirtiyor ayrıca. Tacik beresi,  Türkmen sarığı, Azeri kalpağı ve Peştunlar için alnı açıklar.
Afgan halkı misvak kullanmaya özen gösteriyor… Belki bu yüzden dişleri sıhhatli. Tebessüm yakışıyor onlara. 
Camiler gün boyu müminleri ağırlıyor, mukabelelere, ilmi sohbetlere mekân oluyor… Öğrenmenin yaşı yoktur derler, yaşlılar da diz çöküyor, torunu yaşındakilerle birlikte heceliyor. 
 Kabil pazarları sabahtan sakin, meyveler zerzevatlar yayılıyor. Ama iftara doğru mangallar kuruluyor kazanlar kaynamaya başlıyor. Şaşlıkçılar (kuzu şiş), buğday, mısır ve leblebi kavuranlar… İştah açıcı dumanlar yayılıyor dalga dalga. 
Civarlarda akarsular olmalı, pazara iri iri balıklar geliyor. Yarılıyor, yıkanıyor, pulları soyuluyor ve kızartılıp ekmek arası yapılıyor. Size alıp götürmek kalıyor. 
Etleri leziz ve hesaplı… Çünkü hayvanlar kırda bayırda besleniyor. Yumurtalar saman dolu sepetlerden seçiliyor, tavuklar canlı satılıyor. “Ama ben kesip yolamam!” Kebapçılarımız onu da düşünmüşler, bir yanda haşlanmışlar, bir yan da kızarmışlar. 
Biz kuruyemişlerimizi fırına veririz onlar iri çekilmiş kaya tuzuyla kavuruyor. Süt mısırları da tuzda közleniyor, lokum gibi oluyor. Tuzdan alacağını alıyor ama tuz dilinize gelmiyor. İftardan sonra çerez tabakları önünüze konuyor. Teravihe kadar çay çekirdek muhabbeti yapılıyor. 
CALGUZA
Afganistan’daki kadar kuruyemişçiyi dünyanın çok az yerinde görebilirsiniz. Ceviz ve bademde zaten bir numaralar, dut, erik, iğde, kayısı da kurutuyorlar. Onlar da bizim gibi leblebiye üzüm yakıştırıyor. Calguza denilen bir fıstıkları var ben ne diyeyim sana. Sanki çam fıstığı, direk al koy helvaya.   
Tatlıcılar da sıkı çalışıyor, biteviye kızgın yağa hamur sıkıyor, şerbete daldırıp çıkarıyor alıyorlar kenara. Yağlarını bilmem ama çıtır oldukları kesin, nefis görünüyor. 
Meyve sıkmayı seviyor, bilhassa nar ve havuç suyuna bayılıyorlar. Motorlu kasnaklı bir makineleri var odun gibi şeker kamışlarını ezip suyunu çıkarıyor. Rastlarsanız kaçırmayın, bulamazsınız bir daha.  
ÇAY ÇAY YİNE ÇAY
 SSCB işgali ile Pakistan’a hicret eden Afganlılar burada Hind ve İran tesirinde kalmışlar. Kadınlar dışarıya burka ile çıksalar da vitrinlerde Hindvari elbiseler görünüyor. Belli ki ev içinde albenili giyiniyorlar. 
Afganistan’da kıtlık var sanmayın. Parası olana yok yok… Kapmış kacakmış, dantelmiş, fincanmış istemediğiniz kadar.
Ama iki malın satışı hızlı… Kakule ve çay…  Çay deyince gök çay tabii, yeşil çay!
Burada herkes çay tiryakisi… İftarı müteakip koca koca termosifonlar kaynıyor, esnafın zaten termosları yanında, doldurup doldurup içiyorlar. 
Hatta anlatırlar, alarm verilmiş komutan yırtınıyor “fırlayın, çabuk mevzilerinize!”
-Ama çoy içmedik daha
-Ya kuşatıldık diyorum. Kalkın cenk gerek. 
-Çoy ne başe ceng ne mişe! (Çay yoksa cenk de olmaz!)
Laf tabii, uydurmaca.
NAN ÇÖREK
 Evet insanlar fukara ama iyi kötü herkes heybesine bir şeyler atıyor. Sebzeler pırıl pırıl, horman, ilaç, bilmiyor. Havasından suyundan mı bilinmez ekmekleri çok lezzetli… Sadece nan-ı Afgani yeseniz yeter, mübarek kurabiye gibi katıksız gidiyor. 
Kabil’de çarşı camilerinde Buhara pilavı pişiyor. Mesela Vezir Ekber Han Camisi’nde Ramazan akşamları bin kişilik iftar yemeği çıkıyor. Ezanla birlikte namazlar kılınıyor ardından zemzem ve hurma dağıtılıyor, sonra meyve suyu ve bolani (kuzu etli ramazan böreği) sonra pilav ve sulu patates yemeği. 
Afgan pilavı deyince duracaksınız, o zaten başlı başına mevzu. Tüh yerimiz de azaldı. Yarım anlatacağımıza yarın anlatalım olmaz mı?