Kırcaali’nin hikâyesi bundan 650 yıl evveline dayanıyor. Sultan Murad’ın komutanlarından Buharalı Kırcı Ali mıntıkayı gözüne kestiriyor. Arkada sıra sıra Rodoplar, önünde uzayıp giden Arda… Ne şirin şehir kurulur ama burda!                                                                                   
Ve kolları sıvayıp işe girişiyor. Önce bir cami yaptırıyor, han, hamam, çarşı, değirmen derken gelişip mamur oluyor.
Kırcı Ali Bey hayır hasenat sahibi, halkı hoş tutuyor, vefat edince onu yaptırdığı caminin haziresine defnediyorlar, kasabaya adı veriliyor.
Nüfus Türk ağırlıklı, şehir içinde az miktarda gayrimüslim bulunsa da köyler % 100 Müslüman. 
Ramazan hareketli bereketli geçiyor, çarşılara bakınca iftar telaşı hissediliyor.
Sabahları Camide mukabele yapılıyor, ikindiden evvel de mevlid-i şerif okunuyor. Sağ olsun Türkiye’den gelen vaiz ve vaizeler de sohbetlerde bulunuyor.
Halk Türk, esnaf Türk. Otogardan “İstanbul yolcusu kalmasın” sesleri yükseliyor. 
Değişik şeyler arıyorum yok. O kadar bizden ki, al götür, koy Bursa’ya.
Garabete bakın halkın % 85’i Müslüman bir camisi var, Bulgarlar % 15 her köşeye kilise açmışlar.  
Belediye Başkanı Hasan Aziz itidalli gidiyor, şehri şekle sokmuş, büyük yatırımlara imza atıyor.
EDİRNE’YE AKAR BE YA
Geçiyoruz Filibe’ye. Nasıl Kırcaali Arda yanına ilişmiş ise, o da çöküvermiş Meriç’in kıyıcığına.
İnsanın diline geliyor “Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?”
Filibe zamanında minare ormanıymış, şimdi sadece iki tane kalmış. Osmanlı camilerini bir şekilde yakmış yıkmış ortadan kaldırmışlar. Kalanları verseler bari, ona da yanaşmıyorlar. Ha yarın ha öbür gün diyor, ağır işleyen bürokrasinin arkasına sığınıyorlar.
Filibe’de Yeniköy mahallesine gidiyoruz. Burası 80 bin nüfuslu bir semt, 70 bini Müslüman. Bindiritsa Mescidi’nin hocası mahallenin çocuğu, cemaat onu çok seviyor. Kur’an-ı kerim kursu cıvıl cıvıl, herbiri ezberini yapıyor.
Bulgaristan kriz içinde ama bu bölgedeki soydaşlarımız hepten fukara. Sağ olsun Türkiye’den gelen Sivil Toplum Örgütleri iaşe dağıtıyorlar. Her yıl toplu sünnetler oluyor sonra. Kızılay 1150 kıyafet çantasıyla gelmiş mesela. O neşeyi görmenizi isterdim. Çocuk sevindirmek gibisi var mı ya?
YERYÜZÜ MESCİD BANA!
Filibe Orta Mahallede hiç cami yok, kardeşlerimiz evlerini ve dükkanlarını vakfedip mescid yapmışlar. 
Şehabeddin Paşa 2. Murad’ın Filibe Valisi Lâla Mustafa Paşanın oğlu. Çok güzel bir cami yaptırmış (1445). Külliyede sürekli aş kaynadığı için halk arasında İmaret Camii diye biliniyor.
10 dekar bahçesi varmış, sağından solundan tırtıklana tırtıklana 1500 metrekare kalmış sonunda. Geçtiğimiz yıl imaret geleneği yeniden başlatılmış, 300 kişiye yemek çıkarılıyor.
Caminin bir kenarında mezar taşları, çeşme alınları, kitabeler görüyorum. Bunlar Komünizm döneminde yıkılan eserlerden arta kalan parçalar. Demek ki vicdan sahipleri sanat değeri yüksek mermerleri kırmaya kıyamamışlar. Demokrasiye geçince kendi aralarında tartışmış ve Türklere iade kararı almışlar. Şimdi caminin bahçesinde odun istifi gibi duruyor. İyi ama bunlara bir müze lazım ve hemen yakınındaki çifte hamam öylece bomboş duruyor. Belediye “modern sanatlar galerisi” diye bir tabela asmış yılda birkaç sergi oluyor anca. Gelsin sergisini müzede yapsın icabında.
HASRETTEN HÜSRANA!
Bulgaristan için AB üyeliği hüsran olmuş. İşsizlik artmış, hayat pahalanmış. Serbest dolaşım hakkı tanınınca gençler Avrupa’ya kaçmışlar. O güzelim araziler bomboş, bırakın ekip biçmeyi meyveler dalında kalıyor. Tütün zaten zahmetli, gül güldürmüyor, hayvancılık uzatmaları oynuyor. Bir emekli maaşı 250 -300 leva (300 lira) kiraya bile zor yetiyor.
Mikrofon tuttuklarımız, “Eskiden herkesi elinden tutup işe oturturlardı” diyorlar, “Şimdi koluna girip kapının önüne koyuyorlar. AB’den çok şey bekliyorduk, hiçbir şey getirmedi hayatımıza.”  
Gençler marka giyiniyor, parfüme, sigaraya, kuaföre para harcıyorlar. Gün boyu kafelerde yüksek volümlü müzik altında oturuyor, telefonla oynuyorlar. 
Hepsinin gözü dışarda. Topraklarından soğumuşlar. Böyle giderse o güzelim araziler Alman’ın Fransız’ın eline geçer, ırgat olurlar kendi tarlalarında.
Çözülme aslında Jivkof devrinde başlıyor, isim değiştirme bahanesi ile Türkler Anadolu’ya sürülünce birçok sektör çöküyor. Bir daha da iki yakaları bir araya gelmiyor.