Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem geceleyin kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Çevresinde bulunanlar onun göğsünden, kaynayan buhar kazanının fokurtularına benzeyen bir ses işitirlerdi.
Hazret-i Ali Efendimizin namaz vakti girdiğinde hâli değişir, rengi atar ve titrerdi. Bir gün Hazret-i Ali’nin ikindi namazı geçti. Üzüntüsünden kendini bir tepeden aşağı atıp çok ağladı. Peygamber Efendimiz haber alarak, bütün eshabıyla Hazret-i Ali’nin yanına geldiler. Halini görünce Efendimiz de ağlamaya başladı. Dua etti, güneş tekrar yükseldi. Resulullah Efendimiz buyurdu: “Yâ Ali, başını kaldır bak, güneş görünüyor...” Bunu gören Emir-ül-müminin Ali sevinip hemen namaza durdu.
Yine bir gün Hazret-i Ali’nin ayağına ok battığında, namazda iken çıkarılmasını istedi. Çünkü namazda iken bütün zerreleriyle Allahü teâlâ’ya yönelip başka hiçbir şey hissetmiyordu.
Hazret-i Hasan “radıyallahü anh”, abdest alırken rengi değişirdi. Biri: “Niye böyle oluyorsun?” diye sorunca, “Azametli, mutlak kudret sahibi, her istediğini derhal yapan bir sultanın huzuruna dikilme zamanı gelmiştir” derdi.

 Namaz kılana her yer mescid

Sahabe-i Kiram, namaza durdukları zaman kendilerini Allah korkusu ve azameti kaplardı. İbn-i Mes’ud (radıyallahü anh) namaza kalktığında Allah korkusundan iki büklüm olur, namaz kılarken evdekilerin konuşmalarını bile duymazdı. 
Hazret-i Ebû Bekir de namazını hûşu ve kalp huzuru ile kılardı. Öyle ki namazda duruşları esnasında adeta bir cansız direk gibiydi.
Abdullah İbn-i Zübeyr Hazretleri de secdeyi öyle uzun ve hareketsiz yapardı ki, kuşlar gelir, omzuna konardı. İbn-i Zübeyr Hazretleri bir gün evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr “radıyallahü anh”ın boynuna çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu, ne rükû ve secdesini kısalttı.
Bir defasında secdede iken, başına kaynar su döktüler. Yüzü haşlandı ama namazda farkına varmadı. Selâm verir vermez, bağırmaya başladı. Hâlini sordu, durumu anlattılar. Kızmadı, “Yaptıkları bu işten dolayı Allah onları bağışlasın” dedi. Hayli zaman yüzünün acısını çekti.
Abdülaziz bin Ebi Davud, kendisi için serilen yatağa yaklaşır, eliyle ona dokunur, “Ey yatak! Ne kadar yumuşaksın, ama cennet yatakları senden daha yumuşaktır” der, ardından sabaha kadar namaza devam ederdi.
İbni Ömer (radıyallahü anh) cemaatle namaz kılmaya o kadar çok önem verirdi ki, şayet yatsı namazını cemaatle kılamazsa gecenin tümünü ibadetle geçirirdi.
Hamîd-i Tavîl hazretleri de, kendi namazgâhında ibadet ediyordu. Evinde yangın çıktı, insanlar toplanıp yangını söndürdüler. Hanımı koşup, yanına geldi ve kızarak: “Evin yanıyor, sen ise yerinden kımıldamıyorsun” dedi. Hamîd-i Tavîl hazretleri ise, “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, olanların hiçbirinden haberim yoktur” buyurdu.
Ebü’l Ahvas anlatıyor: “Biz öyle alim ve zahit kişilere yetiştik ki, onlar geceleri uyumazlardı. Bir evin ya da mescidin yanından geçtiğimde arı avazı gibi iniltiler işitirdim. Şimdikilere ne olmuş bilmiyorum? Öncekilerin korktuklarından bunlar korkmuyor!..”