Yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Server’in (sallallahü aleyhi ve sellem) kapımızı çaldığını düşünelim.
Olmaz ya farz-u muhal… Mesela!
Açtınız, şaşırdınız. Aaaa “O” var karşınızda.
Fedake ebi ve ümmi (anam babam feda olsun). Buyurmaz mısınız ya Resulallah? 
Lütfedip girdiklerini düşünelim. Ah keşke şöyle evi bir turlasaydım, ortalığı düzeltseydim. İyi de Efendimize nasıl “bekleyin” diyebilirdim ki kapıda?
Sofada gazetelik, kapak güzeli sırıtıyor arka sayfada, nasıl etsem de katlasam? Tüh rezalete bak! Aslında almıyorum da, millî piyango için istemiştim komşudan. Piyango mu? Oraya hiç girmeyelim, çırpındıkça batmayalım çamura. 
Misafir odasına buyur ediyorsunuz, yerinden kalkmaz koltuklar, oymalı sehpalar… Şamdanlar, avizeler, göbek halılar… 8 kişilik yemek masası, dik sırtlı imparator iskemleleri ve bir vitrin dolusu fincan… 
Bu debdebenin Ebu Cehil’in evinde olacağını sanmam. 
Efendimizin hane-i saadetleri dört kerpiç duvar, çatısı hurma dalıydı ihtimal. Sıva var mı bilmiyorum, saten boya olmadığı kesin ama. 
Yaa hani benim seccadem? Rahleyi kim kaldırmış? Şurada tespih olurdu her zaman… 
Duvarda aile büyüklerinizin resimleri, gençlik fotoğrafınız, lise yıllarından!  
Bilmez miyim ya Resulallah resim olan eve melekler girmez… Şey diye şettirdik, hatıra… (Sus bari saçmalama!)
Efendim oğlanın odası şu yanda, geçelim isterseniz, umarım rahat edersiniz orada.
Giriyorsunuz, duvarda tuttuğu takımın posteri, imzalı üniformalar, yerde futbol topu, paten, raket, kaykay. Sağa sola atılmış şortlar, eşofmanlar. Bir treking, bir basket, bir halı saha ayakkabısı hepsi marka. Dolabın kapağı aralık,    pahalı botlar görünüyor rafta. 
Sizin nalın-ı şerifleriniz sadeydi oysa. Hem nasıl unuturum, Taif’te taşlanırken “n’olur ayaklarıma atmayın” buyurmuştunuz, “kanamasınlar.” O halde bile namaz vardı aklınızda. 
Çarığı yoktu ki giysin. Hazret-i Ali Medine’ye vardığında mübarek tabanları paramparça. 
Delikanlı bilgisayarı açmış, dalmış gitmiş oyuna. 
-Eee şey efendim Anadolu lisesine hazırlanıyor da, zihni yoruldukça... Öyle her zaman değil, ara sıra… 
Kerata geçmiş direksiyona, sürüyor kaldırımlara. Kaçışanları sıkıştırıyor duvarlara. Ne kadar kan, o kadar puan. Kadın çocuk fark etmiyor, ezdikçe keyifleniyor. 
Biliyorum Efendim yürürken önünüze bakardınız, ola ki bir karınca girer de ayağınızın altına…
Hem ne müjdeler vermiştiniz çarığı ile köpeğe su içiren günahkâr kadına.
Uhud’a giderken yavrulu bir kedi için orduyu durdurmuştunuz da… Muezza!
Ah be Muezza! 
Biz en iyisi kızın odasına geçelim efendim. O daha tertiplidir, oturacak yer buluruz hiç olmazsa. 
Giriyorsunuz devasa bir popstar resmi, kenarda ut, duvarda gitar. Masa üstünde irili ufaklı biblolar. Pamuk prenses ve yedi cüce de olsa, heykel heykeldir sonuçta. Hanım kızımız fark etmiyor tabii, bir taraftan çekirdek çitliyor, diğer yandan kaçırdığı diziyi izliyor telefonundan. O diziyi biliyorsunuz, karışık münasebetler üzerine kurulu, gençler için pek sağlıklı sayılmaz. Oyuncular el kadar urbalara bürünmüş, ne yaka var, ne paça. 
Farkındayım ya Resulullah zebaniler harama bakanlara…
Yok kızım iyidir aslında, hatta başını örttüğü için yıl kaybetti yüksek okulda. Hani münasip bir iş bulsa... Şimdi n’apsın? Öyle evde canı sıkılınca…
Neler diyorum ben ya!
Efendim şöyle geçelim.
Giriyorsunuz mutfağa… 
Çöp poşetinde kekler, kurabiyeler, pideler. İsraf israftır savunulacak yanı yok, suçüstü yakalandınız, cürüm ortada. 
Şey efendim hanım tarif alınca biraz abartıyor da… Eh misafirler de rejimde olunca… Bak su böreğine dokunmamışlar bile, öylece duruyor kabında. 
Hiç hatırlamaz mıyım Efendim, Hendek’te açlıktan kıvranmamak için taş bağlamıştınız mübarek karnınıza… 
Hem ne buyurmuştunuz? Komşusu aç iken tok yatan… 
Evet, şu anda Ümmet-i Muhammed Gazze’de, Suriye’de, Arakan’da…
Yoo hayır hayır hayır! O şarap şişesi bize ait değil, çok şükür evimizde alkol kullanılmaz. Ah o kayınço olacak haylaz! Hep söylüyorum dinletemiyorum ki ablasına… Zaten görseniz öööle saçları omuzlarında.
Suizan, iftira, bühtan mı dediniz? 
Aaa balsamik sirke yazıyor, yok yani albenili bir şişe gibi duruyordu da… 
Yaaa! Siz de mi saçlarınızı uzatırdınız ara sıra? Demek sahabeden bazıları da… 
Çalışma odasına alıyorsunuz, iki siyasi münazara ediyor ekranda. Rahatsız oluyorsunuz incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular. 
Duvarda liderinizin resmi, masa üstünde parti bayrakları, flamalar. 
-Biliyorum efendim, Hudeybiye’de bütün maddeler aleyhinize idi… Yine de kabul etmiştiniz. Sırf insanlarla görüşebilmek konuşabilmek uğruna. Neticesi bereketli olmuş, müminler artmıştı katlana katlana… Ama biz köprüleri attık dostlarla, sen dedik, ben dedik, ayrıldık fırka fırka…
Server-i âlemin (Sallallahü aleyhi ve sellem) kalktıklarını farz edelim. Yöneldiler kapıya. 
-Efendim memnun (mahcup mu deseydim acaba) olduk, yine bekleriz. Gece gündüz, her zaman, size kapımız açıktır daima.
Halbuki Habibullah’ı bekleyenin evi... 
Gerisini siz tamamlayın artık.  Nasıl yakışıyorsa!