Belh Sultanı Edhem, oğlu İbrahim’in üzerine titrer âdeta. Önüne kırk altın kalkanlı fedai koyar, ardına kırk altın gürzlü cengaver takar. Geçtiği yer panayır kesilir, tuğlar, ziller, davullar... 
Saray’da ziyâfet eksik olmaz. İşte akça pilavların, kızarmış etlerin, serin şerbetlerin koşuşturulduğu gecelerden birinde kimsenin tanımadığı bir zat çıkagelir, oturur sofraya. 
Muhafızlar tutulup kalır, mani olamazlar. İbrâhim bin Edhem şaşkındır, sorar “Sizi tanıyor muyuz acaba?” 
- Sanmam! Öylesine bir yolcuyum, sadece konaklayacağım burada.
- İyi ama burası han değil ki? 
- Ne ya?
- Saray!
- Sizden evvel kim oturuyordu burada?
- Filan kişi!
- Ondan evvel 
- Feşmekan!
- Bu nasıl saray ki biri gidiyor biri geliyor. Söyle farkı ne handan? 

İbrahim bin Edhem hazretlerinin defnedildiği Jable. Humus-Lazkiye arasında şirin bir belde.
YOLCU
Genç şehzade hadisenin tesirinden kurtulamaz. Gece dön o tarafa, dön bu tarafa, bir türlü uyku tutmaz. 
Sahi nereye gitmektedir böyle? Ye, iç, eğlen, nereye kadar? 
Gecenin ilerleyen vakitleri tavanda ayak sesleri. Pencereyi açar “Hey! Kim var orada?”
- Kervancı! Develerimi arıyorum da!
- Devenin ne işi var damda? 
- Bunu kuş tüyü yatakta hakikat arayan biri mi soruyor bana? 
Kalbine bir ateştir düşer, yanıp tutuşmaya başlar. 
AVCI
O cıvıl cıvıl gence bir şeyler olmuştur sanki. Ebeveyni gamı kasveti dağılsın diye onu ava yollar. Ata binmek, iz sürmek iyi gelecektir ihtimal.
Genç şehzade mahir avcıdır, nitekim bir ceylanı sıkıştırmakta zorlanmaz. Gerer okunu. Aaa o da ne? Hayvan kaçmaz, aksine üstüne üstüne gelir, gözünün içine bakar. “Sen bunun için yaratılmadın” diye fısıldar. “Uyan İbrahim uyan! Ölüm seni uyandırmadan!” 
Eli gevşer, ok bir yana düşer, yay bir yana... 
Bir süre kararsız dolanır, atlas kaftanını verir çobana, abasını sopasını alır vurur sahraya!
Merv civarındadır. Bir âmâ adımını köprüye atayım derken düşmesin mi boşluğa. Şehzademiz “Allahümmahfezhu” (Ey Allah’ım. Onu muhâfaza et) deyince ne olur biliyor musunuz? Adamcağız havada kalakalır, yoldaşları yetişir elinden tutarlar.
Edhem oğlu İbrahim de şaşar buna. 

SEYYAH
Bir süre Nişâbur’da yaşar. Mağaraları mesken tutar, kavurucu günler, dondurucu ayazlar... Ne zaman ki insanlar ona tazim ve hürmette bulunurlar, başka diyarlara yelken açar. 
Sonra Harameyn’e yönelir, Kâbe ve Ravda hasreti dayanılmaz olmuştur zira... Eğer bir kervana, kafileye katılsa kolayca vasıl olacaktır menzili maksuduna. Lâkin o kumlara bata bata gider, alnını secdeye koya koya. 
14 yıl çöllere katlanır, dile kolay.
Haremeyn sakinleri yanık dervişin methini duymuş, karşılamaya çıkmıştırlar. Bakın şu işe ki İbrahim bin Edhem’i, İbrahim bin Edhem’e sorarlar. 
Mübarek “bırakın onu” der, “karşılamaya değmez. İşiniz mi yok bu sıcakta!” 
Vay! Sen nasıl konuşursun onun hakkında! 

NAR
Mübarek “helal lokma için çalışmak, geceleri ibâdet edip, gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir” buyurur, alnının teriyle geçinmeye bakar. 
Bahçe bekçiliği yaptığı günlerden birinde bağ sâhibi eşi dostu ile gelir, çardaklara kurulurlar. “Misafirlerime en tatlı narlardan getir” der, “iyi seç doyamasınlar tadına!” 
Gel gelelim alayı ekşi çıkar. 
Bağ sâhibi, “şunca zamandır bekçilik yapıyorsun, ekşisini tatlısını ayıramıyor musun hâlâ?” 
- Yemediğim narların tadını nerden bilebilirim ki? 
- Hiç mi yemedin?
- Asla.
- Tuhafsın vesselam. Bazen “İbrâhim bin Edhem misin be adam” diyesim geliyor sana...

HURMA
Bir gece Mescid-i Aksâ’da kalmak ister. Vazifeliler görmesinler diye sokulur hasırların arasına. Gecenin ilerleyen saatlerinde kapı açılır, dervişler doluşurlar. “Burada tanımadığımız biri var” derler “kim ola?” Mihrâbdaki aksakal tebessüm eder “ İbrâhim bin Edhem’dir, kırk gündür kalb huzûru ile ibâdet edemiyor da.” 
Ortaya çıkıp “doğru söylüyorsunuz” der, “neden acaba?”
- Hatırlarsan Basra’da hurma satın almıştın. Bir tanesi yere düşmüştü ve onu zenbiline atmıştın. Senin sandın ama tezgahtan yuvarlanmıştı aslında. İşte o hurma…
Hemen Basra’ya koşar, hurmacıdan helâllik ister yana yakıla.

ULEMA
İbrahim bin Edhem hazretleri neredeyse bütün İslam coğrafyasını dolanır, ilim ve hikmet toplar. Fıkhı bizzat İmam-ı Azam hazretlerinden öğrenir, Fudayl bin İyâd, İmrân bin Mûsâ ve Şeyh Mansûr Selâmi’nin sohbetlerinde diz kırar. Veysel Karânî hazretlerinin rûhâniyetinden çok istifâde eder sonra...
Bir gün yüzüne gözüne kusmuklar bulaşmış bir sarhoş görür, sızmış kalmıştır kuytuda. Kırbasındaki suyla ağzını yıkar. Sorarlar “bunu niye yapıyorsun?”
-Allah isminin anıldığı bir uzvu kirli bırakacak değildim ya! 
Sübhanallah!

Yaz beni de...
Britanyalı gazeteci yazar şair Leigh Hunt, İbrahim bin Edhem hazretlerinden çok etkilenir. Öyle ki büyük velinin sözünü mezar taşına kazıtacak kadar… 
James Leigh Hunt; 1784’de Britanya Southgate’de doğan bir gazetecidir. Yazdığı şiir ve denemelerle bilinir. Tiyatro ve edebi eleştirileri ses getirir. Sanatkârlık iddiasında bulunmamakla birlikte üslubu sevimlidir. 
Hayatı boyunca baskıcılara karşı mücadele eder. Kardeşi John’la birlikte çıkardığı Examiner adlı dergide temel hak ve hürriyetlerin kavgasını verir. Hatta bu yüzden hapsedilir.  
1859’da Londra Putney’de hayatını kaybeden Leigh Hunt, Kensal Green Cemetery’de toprağa verilir. Onca haçın putun arasında düz kabir taşı dikkat çekicidir. Üzerinde bir defne dalı vardır ve gözünüze “Write me as one that loves his fellow men” cümlesi ilişir.
Bu çok sevdiği “Abou ben Adhem” şiirinden alınmıştır. Yaz beni de, “O’nu sevenleri (Allah adamlarını) sevenlerden biri” diye! 

Ebû bin Edhem (kabilesi yücelsin! )
O gece sakin ve derin bir rüyadan uyandı.
Odasına ay doğmuştu sanki zambaklar patlamakta
Bir melek altından deftere satırlar sıralamakta.
Bu huzur Ebû bin Edhem’i yüreklendirdi,
Sorma cesareti buldu, “yazdıkların neydi?”
Melek kaldırdı başını, sevimli, müşfik, ahenkli,
Nezaketle cevap verdi, “Allah’ı sevenlerin isimleri”
“Aralarında ben de var mıyım peki?” “Yok, ne yazık ki”
Yaz beni de, “O’nu sevenleri sevenlerden biri” diye! 
Melek yazdı ve kayboldu. Ve ertesi gece
Geldi yine uyandıran parıltının haşmetiyle
Defteri gösterdi “bunlar ise Allah’ın sevdiklerinin isimleri”
Bakın şuna ki! Bin Edhem öncülük etmekteydi hepsine.

Leigh Hunt 
B. Sarıbay’dan

HAYATIN RENKLERİ