Burhan AKAN

Çanakkale’yi ne zamandır istiyordum, ah bir gitsem, görsem Fatiha okusam şühedanın ruhuna. Çocukluk arkadaşım Kayahan’a (gazetemizin teknik servisinden hatırlarsınız) açıyorum “al benden de o kadar” diyor, “var mısın gidelim bu bayramda?”
-Tamam ama...
-Aması ne?
-Bisikletle gidelim, yorulalım bayılalım, kan terleyerek varalım ecdadın huzuruna. 
“Tamam varım” diyor, kutluyoruz, ellerimiz şaklıyor havada. 
Hemen oturup bir plan yapıyoruz. Hatta iki tane yapıyoruz A Planı B planı… 
Madde 1: Bisiklet. Mafi problem bende de var, onda da… Ama çadır, hasır, mat almamız lazım, sonra ben çaysız yapamam hayatta. Demlik, sahan, bardak, küçük tüp, çakı, çakmak, seccade, pusula, urgan, kürdan, kınnap, pil, lamba. Olur ya bi menemen yaparız, tuz biber lazım. Karabiber hatta. Ha bi de biber gazı alalım n’olur n’olmaz. Sen atını sağlam kazığa bağla da…
İyi de abi onu al, bunu al, kırkar kilo yük sarıyoruz arkaya. Bunlar rampada var ya fena binecek sırtımıza. Acelemiz ne? Dinlene dinlene gideriz, yürürüz icabında. Şükür, gücümüz kuvvetimiz, yerinde, elimiz ayağımız tutuyor daha.

BİR Kİ ÜÇ BAŞLA!

Ve vakit hızla akıyor, belirlenen gün ve saat gelip çatıyor. Çıkıyoruz yola. Tevekkeltü alallah.
Yenikapı’dan Bandırma feribotuna biniyoruz, macera başlıyor. Tek kişi 60 lira (daha ucuz sanıyordum bileti geç mi aldık acaba?) bisikletten ücret istemiyorlar ayrıca. Dillendirmiyoruz ama güzergâhın uzunluğu, bisikletin ağırlığı ürkütüyor. N’apsak? Hiç başlamadan “sonlandırsak mı acaba?” 
Feribot işin keyifli kısmı, hava açık, rüzgar serin, koltuk rahat, çay sıcak ne istersin ki başka? 
Yolculuk takriben 3 saat sürüyor. Sağ-salim iniyoruz Bandırma’ya...
Saat akşamın altısı, hava kararmadan Erdek’teki kamp alanına ulaşmamız lazım. Adamlara söz vermişiz ayıp olur yoksa. Öyleyse “Bismillah” basalım bakalım pedallara. Arada 20 km var, mesafe önemli değil de, rampanın hatırı sayılıyor haberiniz ola. 
Hava kararırken kampa giriyoruz, dilimiz sarkmış âdeta. Nasıl da kalabalık anlatamam. Bir daha mı bayram tatilinde yola çıkmak… İşte bunlar tecrübe oluyor insana. Neyse zar zor yer bulup çadırımızı kuruyoruz. Geceliği 30 lira…

KIRK YILLIK DOST GİBİ

Gelelim kamp işinin güzel yanlarınaa...
Gündelik hayatta bu kadar kolay tanışıp derin sohbetlere giremezsiniz insanlarla. Meğer iki tekerin sevdalısı ne çokmuş, hangi ara muhabbete başladık anlayamıyoruz, saat gecenin bilmem kaçı olmuş konuşuyoruz hâlâ…
Sanki biraz evvel tanışmadık, yılların dostluğu var aramızda… Bir zamanlar köftecilik yapan Ferhat kardeşimiz bizim acemiliğimize dayanamıyor, “çekilin bakiym kenara” deyip köftelerimizi pişiriveriyor ustalıkla. Gizem hanım ise “uzun yolları o üç köfteyle mi pedallayacaksınız” diyerek sac kavurma ikram ediyor. Bisiklet camiasında Mark adıyla maruf arkadaş böylesi seyahatleri çok yapmış, tecrübelerini aktarıyor. Doğrusu işimize de yarıyor. Bu sıcak ve samimi sohbetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz onlara.  

ARAAAÇ BİN! MARŞ!

Sabah erkenden kalkıyoruz… De haydi gidek, yol uzun vakit dar. Edincik’e doğru yöneliyoruz, rampalar yorucu ise de manzara on numara. Zeytinlikler denizin mavisine nasıl da yakışıyor. Hele arada badanalı köy evleri ve akça pakça bulutlar olunca… 
Çeşmelerin hiçbirini atlamıyoruz gören de hıfzıssıhha elemanı sanacak, tek tek numune alıyoruz âdeta. Oh buz buzz… İnanın o sulardan içseniz bir daha pet şişe değdirmezsiniz ağzınıza…
Edincik’te bizi Arnavut kaldırımlı bir yol karşılıyor ve uğurluyor:) Tamam göze hoş geliyor ama bedenimizi de bisikletimizi de sarsıyor, böbrek taşlarımız dökülüyor, kemiklerimiz yerinden oynuyor.
Bakın Arnavut kaldırımında kendinizi ispata kalkışmayın, inin bisikleti siz taşıyın. Benden söylemesi Arnavut inadı baskın çıkıyor...
Bu arada gözlüğüm düşüyor aksi gibi üzerinden arabalar geçiyor, un ufak oluyor. Neyse ki o her köşe başında bulunan market zincirlerinde gözlük de satılıyor. Üstelik 11 lira, sudan ucuza. Takıp çıkıyoruz, Kayahan “bu biraz teyze işi” dese de kimin umurunda.
Ve geliyoruz zurnanın zırt dediği yere! 
Gidiyoruz gidiyoruz neredeyse 30 km benzin istasyonu yok, bırakın dinlenme tesisini, kamyoncu lokantası bile arama. Tamam motorlu vasıtalar için problem değil belki ama altınızdaki alamet kasınızın gücüne bakıyorsa…

ARAAAÇ İN YAT!

Doğrusu kötü ketenpereye geliyoruz, suyumuz da bitiyor mu bu arada… Şişeyi sallıyoruz sallıyoruz bari bir katre dilimize damlasa. Hava da nasıl ısınıyor, sorma. Hani kafa sokacak kadar bir ağaç altı bulsak... Öyleyse kaylule molası. Zemine yatay geçiş yapıyoruz. Kayahan sızıyor âdeta. 
Ha! bu arada unutmadan söyleyeyim âcizane tavsiyem yaz günü de olsa üstünüze uzun kollu bir şeyler alın. Bizim gibi tufaya gelirseniz açıkta kalan kısmınızla, gölge de kalan kısmınız arasında ciddi bir ton farkı oluşacak. Canınız da yanacak ayrıca. 
Nı nı nııın! Ve mutlu son! 
Allah’ım dinlenme tesisi!.. Şükürler olsun ya Rabbim sana! Bunca yıllık yolcuyum bir tesise bu kadar sevineceğim hiiiç gelmezdi aklıma. Abi nerede çeşme? Hem yudumluyor, hem yüzümüzü yıkıyoruz su çarpa çarpa… Nasıl içtiysek, karnımız lık lık ediyor. Sahibi meyve bahçesini gösteriyor, “buyrun dalabilirsiniz çocuklar.” Ohh cömerdin ikramı şifa. O ne güzel dutlar Ya Rabbi, o ne kütür kirazlar. Enerji böyle depolanır çocuklar. 

BİR ÇAYA 50 KİLOMETRE

Yol hâli işte! İlla arkanız orman önünüz deniz olacak değil ya. Bu sefer kamyon tekeri düştü bahtımıza. Bakmayın siz Mehmet Kayahan’ın bitik durduğuna, bir bardak çay ve yarım ekmekle 50 km daha gitti. Bu modeller böyle işte az yakar çok kaçar. 

Bİ GAZLA BİGA’YA

Az gittik! Uz gittik! Rampa, eğim, düz gittik. Sonunda sağ salim girdik Biga’ya. Karanlığa kaldığımız için kamp olayına bulaşacak değiliz. Hele bir guruldayan midelerimizi susturalım, otel pansiyon bi şeyler bakacağız artık. Bu gece yattığımız yeri beğeneceğimizden eminiz nasıl olsa. 
Şimdi kebapçının ismini hatırlayamıyorum ama kıtlıktan çıkmış gibi yiyoruz, gözümüz dönmüş, tabaklar eriyor anında. Biz mi açız, lahmacunlar mı güzel? İkisi de mi vaki yoksa. 
Neyse karnımız doyuyor şükür elhamdülillah. Makul de bir otel buluyoruz. Geceliği 40 lira. Yattığımız gibi kalkıyoruz, gece ne zaman bitmiş anlayamıyoruz, bakıyoruz aaa sabah! 
Kahvaltısı da güzel, demek ki insan yorulunca…Biz nelere nazlanıyormuşuz İstanbul’da!

SÜR GELİBOLU'YA

Hedefimiz Gelibolu, önce Lapseki, oradan feribotla karşıya… Bu güzergâh Erdek-Biga arasına göre daha kolay. Manzarası nefis, orman deniz bir arada. Sonunda ulaşıyoruz menzili maksudumuza. Gelibolu o müthiş harbin izlerini taşıyor hâlâ. Mevzilere giriyor, toplara tırmanıyor, acı günleri yaşamaya çalışıyoruz ne kadar olursa. Mırıl mırıl okuyoruz o fedakâr çocukların temiz ruhlarına. 
Serde hemşerilik var Tokat yazan kabir 
taşları dikkatimi çekiyor yalanı yok ya. 
Kayahan’da sanki Elazizlilerin önünde fazla duruyor.  
Bitti! Bizden bu kadar! 
Hasılı İdo’dan başladık, Erdek’e çadır açtık, Lapseki’ye pedal bastık, susuz kaldık, güneşte yandık, köfte yaptık, lahmacun yuvarladık, kâh çarşaflı yataklarda, kâh kuru banklarda yattık, çay demledik, çekirdek çitledik, ecdadı anlamak için kuru soğanı katık yaptık. 
Selam verenlere, el sallayanlara, “bi 
ihtiyacınız var mı” diye soranlara dua ettik, alay edenleri, üstümüze kıranları ise havale ettik Allah’a. 
Ömür biter yol bitmez demişler inanma. İkisi de bitiyor sonunda. Bi de şey! Hiçbir rampa çıkılmaz değilmiş unutma!  
İkinci turumuz daha planlı olacak, ayaklarımız yere sağlam, pedala sert basacak. Yeni seyahatlerde görüşmek üzere kalın sağlıcakla.