Nemrut ve Firavunlar kâfir midirler? Hayır. Nasıl İran şahlarına Kisra, Habeş meliklerine Necaşi deniyorsa, Babil hükümdarlarına Nemrut, Mısır krallarına da Firavun denir. Bunlar mümin de müşrik de olabilir pekâlâ.  
Hazreti Yusuf’u maliye nazırı yapan firavun Reyyan bin Velid mümindir mesela. Ondan sonra tahta oturan Kâbus bin Mus’ab da Hazreti Yusuf’u vazifeden almaz, ancak davetine de icabet etmez, dinine inanmaz. Daha sonra gelenler şirazeden çıkar zulme başlarlar.
Yusuf aleyhisselamın Mısır’a getirdiği aile efradı (Hazreti Yak’ûb’un çocukları) zamanla çoğalır. Her yana yayılırlar. 
Gelgelelim idare Kıptilerin elindedir, zalim ve zorbadırlar, müminleri köle gibi kullanır, pis işlerde çalıştırırlar. 
Bir kısmı uşak ve hizmetçidir, bir kısım taş keser, bina yapar, bir kısmı eker biçer, bir kısmı da hayvanlara bakar. 
Bedenen çökmüş yaşlılar ise vergi ödemek zorundadırlar. Gün batımına kadar haracını getirmeyenin kollarını boynuna bağlarlar. 
İsrailoğlulları “bırakın bizi Kenan diyarına dönelim” deseler de yakalarını kurtaramazlar. 
Beni İsrail 12 kabiledir, bir araya gelemezler dağınıktırlar. Kendi aralarında “İbrahim aleyhisselamın neslinden bir liderin geleceğini, Firavunun helak olacağını” konuşurlar. Yerin kulağı var derler ya Kıptîler bunu yetiştirir saraya. Köprüler iyice atılır, eziyet misliyle artar.
 
BİR KERE BAŞI AĞRISA
 
Firavun (Velid bin Mus’ab) uzun bir ömür sürmüş, hiç öksürmemiş, nezle olmamış, başı bile ağrımamıştır daha. Etrafında ki alkışçılara kanar (bilhassa veziri Haman) tanrılık iddiasında bulunmaya başlar. Kıptiler zaten birçok şeye tapmaktadır, listeye Firavun’u da ekler işlerine bakarlar.
“Firavun çok uzun bir ömür sürdü, kötü bir şey görmedi. Eğer bir gün aç kalsa, bir gece hastalık çekseydi, rubûbiyyet (tanrılık) iddiasında bulunmazdı asla” (Said bin Cübeyr radıyallahü anh)
 Firavun bir gece rüya görür, Beytül-Mukaddes’den çıkan bir ateş Kıpti evlerini yakıp kül eder ama mümin evlerine dokunmaz.
Korkuya kapılır, kahinleri, müneccimleri çağırır. “Tez tabir edin bunu bana!” 
-İsrailoğullarından bir çocuk doğacak, mülkü, saltanatı elinizden alacak. 
-Ne zaman?
-Pek yakında. 
Firavun “Öyleyse” der, “bütün bebekler öldürülsün. Söyleyin ebelere, hiçbirine acımasınlar!” 
Ebeler oğlan çocuklarını öldürmekle kalmaz annelerine de işkence yaparlar. Kadınları ayakta ve ucu sivriltilmiş kamışlar üzerinde doğuma alırlar, zavallılar tabanları yarılmasın diye çocuklarına basar. Doğurtamadıklarını da düşürtür ortalığı kana boyarlar. 
İtiraz kimden gelir biliyor musunuz? Yine kendilerinden. “Biz bunları öldürüyoruz ama” derler “tarlalar ne olacak? Tezeği kim taşıyacak, hayvana kim bakacak? Yoksa meşakkatli işler bize mi kalacak?”
Firavun “Öyleyse” der “bir sene öldürün, bir sene öldürmeyin.”  Sen öl, sen kal. 
 
EBESİ KIYAMAZ
 
Hazreti Yakub’un oğlu Lavi’nin torunlarından İmran’ın hanımı da hamile kalmıştır o sıra. O bölgeye bakan ebe dostlarıdır, nurlu bebeği görünce kalbi muhabbetle dolar, “yok öldüremeyeceğim” der, “ben kıyamam buna!” Ayrılırken “mutlaka gelecekler” diye fısıldar, “uyanık olun acımazlar yoksa!” 
Ebe evden henüz çıkmıştır ki kapı çalar. Baksalar ki muhafızlar. Onları evin küçük kızı Meryem karşılar. Ağırdan alır, “Anneee! Kapıda askerler var”. 
Kadıncağızın aklı başından gider. Çocuğu can havliyle bir hırkaya sarıp tandıra koyar. Firavunun adamları içeri girer, her tarafı ararlar, tandırın kapağında yalazlanan alevleri görünce içine bakma ihtiyacı duymazlar. Allahü teâlânın hikmeti kadıncağız dinçtir hiç de lohusa gibi durmaz. Adamlar sorar “Biraz evvel buraya ebe gelmedi mi?” 
-O her zaman gelir, dostumuzdur zira.  
Adamlar çıkar ama gözleri arkada. 
Kadıncağızın kalbi duracak gibidir, elini göğsüne bastırıp derin derin nefes alıyordur ki Meryem sorar “Anne kardeşim?”
-Eyvah!
Eyvah ki ne eyvah. Bebek tandırda. Koşarlar kapağı açarlar, bir serinlik sükunet, İbrahim aleyhisselama gülistan olan ateş ninniler söylemekte yavruya..
Alır kucaklar, bağırlarına basarlar. 
Evet tehlike geçmiştir. Şimdilik kaydıyla! 
 
KOY SALA, SAL SUYA  
 
Dertli anne o gece garip bir rüya görür. Bebeğini iyice emzirip bir sandığa koymakta, bırakmaktadır Nil Irmağı’na. Boğulacağına kaybolacağına dair hiçbir bir endişe taşımaz, kalbi rahattır bu hususta. Musa’nın yakın zamanda geri döndürüleceği ve peygamber olacağı da müjdelenmiştir ayrıca. 
Sabah bir marangoza gider, kayık tabut arası bir şey ısmarlar. (Sepet de geçer kaynaklarda.)
Kıpti Usta sorar: Ne yapacaksın bununla?
Hayatında yalan söylememiştir ki, saf saf anlatır ona.
Adam hem istenileni yapar, hem de koşar muhafızlara. Ancak dili tutulur kekelemeye başlar, azarlayıp kovarlar. 
Dışarı çıkar, dili açılır. İhbar için geri döner, bu sefer daha fena. Gözü de görmez olur ayrıca. Onu hırpalayıp dışarı atarlar, ortalık zifir-i zindan, çukura mı basmaz, kafasını mı çarpmaz... Anlar ki yaptığı hata. “Eğer bu hâlden kurtulursam kimseye bir şey söylemeyeceğim” der ve eski haline döndürülür o anda. 
Dertli anne sandığı alır, içine pamuk döşer, yavrusunu itina ile yerleştirip kapağını kapar, okuyup üfler Nil’e salar. 
Tevekkeltü al’Allah!
Evin küçük kızı Meryem kıyıdan izlemektedir, sandık nereye gidecek acaba? 
Nehirden ayrılan kanallar vardır bunlardan biri de Firavun’un bahçesini sular. Akıntı alır emaneti, doğru saraya...